February 2012

Rab İsa’nın Tanrısal Mutluluk
Hakkındaki Sözleri Üzerinde Düşünmek

Matta 5: 1-16.

Andrew Miller

Not:

Eğer Tanrısal Mutluluk hakkındaki sözler bize Kurtarıcımızın karakterinin temel özelliklerini sunuyor ve bu sözlerin bunun sonucunda her Hıristiyan’ı tanımlamaları gerekiyor ise, Romalılar kitabının on ikinci bölümü, çevremizde bulunan herkese sabırlı, lütufkar ve sevecen hizmetin pek çok uzantısı içinde aynı tanrısal yaşamı sunar. “Yeni ve eski Şeyler” in yeniden basımı olan aşağıdaki sayfalar, şimdi okuyucu için daha kolaylaştırılmış bir biçimde sunuldu. Bizden, kutsal olmaları nedeni ile buradaki konuları dua ederek incelememizin talep edildiği kesindir. Geniş kapsamlı broşür ya da küçük-kitap edebiyatımızda, Tanrı sözünün bu kısımlarının her biri üzerinde tek bir sayfanın mevcut olduğundan haberdar değiliz. Şimdi bu Tanrısal Mutluluk hakkındaki sözlerin Tanrının Kendi yüceliği ve pek çok canın bereketi için Rab tarafından bereketlenmesini ve O’nun bu düşüncelere eşlik etmesini diliyoruz.

Andrew Miller

Londra, Ocak, 1878.

Norman L. Geisler ve Abdul Saleeb

ÇARMIH VE HİLAL

İÇİNDEKİLER
     
İkinci (İngilizce) Baskı için Önsöz  
Giriş  
     
Bölüm 1.  
İslam’ın Temel Öğretişleri  
1. İslam’daki Tektanriciliği Anlamak  
2. İslam’in Yaratiliş Ve İnsan Hakkindaki Görüşü  
3. Peygamberler  
4. Muhammed  
5. Kuran  
6. Son Günler Ve Kurtuluş  
     
Bölüm 2.    
Bir Hristiyan’in Müslümanlar’in
Temel İnançlarina Verdiği Karşilik
 
7. Islamiyet Tektanrıcılığı Hakkında Bir Değerlendirme  
8. Muhammed Hakkında Bir Değerlendirme  
9. Kuran Hakkında Bir Değerlendirme  
     
Bölüm 3.    
Hristiyan Bakış Açısına İlişkin Bir Savunma  
10. Kutsal Kitap Hakkında Bir Savunma  
11. Mesih’in Tanrılığı Hakkında Bir Savunma  
12. Üçlü Birlik Hakkında Bir Savunma  
13. Çarmıh Aracılığıyla Kurtuluş Hakkında Bir Savunma  
     
  Ek 1: Müslüman Mezhepleri ve Akımları  
  Ek 2: Müslümanlık’ta Dini Uygulamalar  
  Ek 3: Barnabas İncili  
  Ek 4: Yeni Antlaşma’ya Karşı Yöneltilen Popüler Suçlamalar  
  Ek 5: İslam ve Şiddet  
  Ek 6: Siyah Müslümanlar  
     
  Kitapta Geçen İslami Terimler  

Teşekkürler

Bu eserin metnini daha iyi hale getirmek için emek veren herkese duyduğumuz derin takdiri ifade etmeyi arzu ediyoruz. Dr. Kameel F. Kilada ve Dr. Patrick Cate adlı iki İslam uzmanına yürekten teşekkür ederiz. Ayrıca, David Johnson, Sharon Coomer ve uzun saatlerini yazarak, referansları kontrol ederek ve ek bölümlerini oluşturarak geçiren eşlerimiz Kenna ve Barbara’ya tüm yardımları için gerçekten minnettarız.

İkinci Baskı için Önsöz

11 Eylül 2001 günü, dünyayı değiştirdi. Hristiyanlar bir nedenden dolayı İslamiyet’in dünya çapındaki meydan okumasına artık kayıtsız kalamazlar. Çarmıh ve Hilal gibi kitapların yazılmasının nedeni, bu meydan okumadır. Wall Street Journal’ın ilk sayfasında (26 Kasım 2001) kitabımız hakkında şu satırların yayınlanacağı asla aklımızın ucundan bile geçmezdi:

Dini yayınevleri, Müslümanlar’ın ordu için asker toplaması hakkında çok sayıda eserler üretmiştir. Bu eserler arasında en iyi bilinenlerden biri “Çarmıh ve Hilal”dir. İki yazar tarafından ortak yazılmıştır: Charlotte, N. C.’da Güney Müjdecilik semineri başkanı Norman Geisler ve Müslümanlık’tan Hristiyanlığa geçiş yapmış olan Abdul Saleeb. Kitap 1993’de yayınlandı ve 42.000’den fazla sayıda satıldı.

Journal’ın bu konu ile ilgili olarak belirtmeyi unuttuğu gerçek şudur: Satılan kitap adedinin yarısından fazlası 11 Eylül’den sonraki ilk iki ay içinde satıldı; tarih koyma konusunda hükümsüz kalan bir adım. Aslında ikiz kuleler yıkılmadan önce kitabın satışı son derece düşüktü. 11 Eylül’den önce, İslam’ın Hristi­yanlığı tehdit etme oranı çok azdı. Bu durumu anlamak kolaydır, çünkü Hristiyanlık, Komünist ve Hümanist tehdidinden yeni kurtulmuştu ve Yeni Çağ akımının tehdidi altındaydı. Amerikalı Hristiyanlar bir başka tehdide maruz kalmaya hazırlıklı değillerdi.

Bugün ise gel-git akışı yön değiştirmiştir. Kuran satışları yükselmektedir. Ancak bunun nedeni, Müslümanlar’ın daha adanmış kişiler haline gelmeleri ya da New York Ticaret Merkezi’ni havadan bombalayan teröristlerin eyleminden dolayı İslamiyet’e geçen kişilerin sayılarının dramatik bir şekilde artması değildir. Aksine, Müslüman olmayan kişilerin aniden, milyonlarca radikal Müslüman’ın benimsediği İslam dininin yalnızca Hristiyan­lığa karşı değil, genel olarak inanç özgürlüğüne ve biz Amerikalıların yaşam biçimine karşı gerçek bir tehdit haline dönüştüğünün farkına varmalarıdır.

Bu son olayların etkileri nedeni ile kitabımızın çok rağbet görmesi üzerine kitabı yeniden gözden geçirdik. Tüm metin üzerinde güncelleştirme, ekler ve yenilemeler yapma gibi değişiklikler gerçekleştirildi. Tüm bu çalışmaların yanı sıra, “İslam ve Şiddet” hakkında yepyeni bir Ek ilave edilerek Cihat ile ilgili kısım üzerinde düşünülerek genişletildi. Aynı zamanda, İslam’a verilen Hristiyan yanıtını güçlendirmek için önemli yerlere yeni malzeme ekleme fırsatını da değerlendirdik.

Tarihte gerçekleşmiş diğer savaşlarda olduğu gibi, kalemin kılıçtan daha keskin olduğunu inanıyoruz. Gerçek savaş silahlar ile değil, sözcükler ile kazanılır.

İslamiyet bugün, bir milyarın üstündeki inananı ile dünya üzerindeki ikinci en büyük dindir. Bu durumda, yeryüzünde yaşayan her beş kişiden birinin Müslüman olduğunu görüyoruz. İslamiyet, aynı zamanda şimdi dünya üzerinde en hızlı büyüyen din olmakla bilinmektedir. Bu ve son olaylar, kutsallara ilk ve son kez emanet edilen İman’ı (Yahuda 3) savunma çabalarımıza yeniden odaklanmamızı gerekli kılmaktadır. Thomas Aquinas nasıl on üçüncü yüzyılda (Summa contra Gentiles adlı eseri ile) tarih tarafından İslam’ı yanıtlaması ile anılıyorsa, aynı şekilde bizler de Hristiyanlığı yok etmek için çaba gösteren militan Müslümanlar’a engel olmak üzere çabalarımızı yenilemek zorundayız. Yeniden gözden geçirilmiş bu kitap sizlere, sözü edilen yönde ilerleyecek çabaların alçakgönüllü bir başlangıcı olarak sunulmaktadır.

GDK yayın no: 113
KİTAP: Çarmıh ve Hilal
Orİjİnal Adı: Answering Islam
yazar: Norman L. Geisler ve Abdul Saleeb
ÇEVİRİ: Leyla Güleç
ISBN: 978-605-5739-50-8
Sertifika No: 16231

© Copyright 1993, 2002: Norman L. Geisler

Çarmıh ve HilalÇarmıh ve Hilal

Gerçeğe Doğru

© Gerçeğe Doğru Kitapları
Davutpaşa Cad. Emintaş
Kazım Dinçol San. Sit. No: 81/87
Topkapı, İstanbul - Türkiye
Tel. & Fax: (0212) 567 89 92-93
E-mail: gdksiparis@yahoo.com
www.gercegedogru.net

Baskı: Anadolu Ofset – Tel: (0212) 567 89 92
Davutpaşa Cad. Emintaş Kazım Dinçol San. Sit.
No: 81/87 Topkapı, İstanbul
1. Baskı: Şubat 2011

Her hakkı saklıdır. Telif hakkı sahiplerinin yazılı izni olmadan bu yayının herhangi bir biçimde –elektronik, fotokopi, kayıt vs.– basılıp çoğaltılması yasaktır.

 

Giriş

Kutsanmışlık ile ilgili tüm doğal düşüncelerimiz – Yahudilerin yersel beklentileri gibi – Rabbin bu konudaki öğretişi ile eksiksiz bir karşıtlık içinde bulundukları için, canlarımızı, O’nun huzurunda durarak, gerçek mutluluğun gerçek ilkeleri açısından özenle sınamak yerinde olacaktır. Yüreklerimizin mükemmel mutluluk anlamına gelen – cennet mutluluğu, belirsiz mutluluk ya da yeryüzünün geçici heyecanı değil – mükemmel kutluluğu arzu ettiği kesindir. Gözlem sonucu olarak, düşünce alışkanlığı, genel izlenimler gibi bir mutluluk yaşamını neyin oluşturduğuna ilişkin rağbet gören fikirleri hepimiz geniş kapsamlı olarak paylaştık: ama şimdi, önümüzde duran Büyük Öğretmen’in buyrukları ile O’nun ayakları dibindeki yerimizi almamız iyi olacak ve O’ndan bir kutsallık yaşamına giden ve bu dünyadan sonraki birbirine karışmamış kutluluğun kesin ve emin yolunu öğreneceğiz.

Genelde insanlık şöyle der: “Kendilerini her türlü refah ile çevreleyebilen zengin kişilere ne mutlu; sevinçli, canlı, bağımsız, açlık ve susuzluk nedir bilmeyenlere ne mutlu!” Ama gökten olan ve göklerin krallığına uygun karakteri bilen Rab şöyle der: “Yoksullara, yas tutanlara, yumuşak huylu olanlara, acıkıp susayanlara, vs.,vs.,….. ne mutlu!” Bu sözler, insanların yersel yargılarını tamamen alt üst eder ve her insan yüreğinin bağrına bastığı düşünce ile zıtlık oluşturur. Ancak, mutluluğun tüm sınıflar için koşullarımıza, ya da bu dünyanın mallarının ne kadarına sahip olduğumuza değil, zihin durumumuza ya da tek bir kelime ile özetleyecek olur isek, karaktere bağlı olması, nasıl da sözle anlatılamaz bir merhamettir – Mesih’in karakterine benzetilen bir karakter; çünkü tanrısal mutluluklar kutlu Rabbin Kendisinin karakterinde elzem olarak bulunurlar. İsa kadar ruhta yoksul, yürekte yumuşak huylu ve merhametli olan kim vardır? Bir insan olarak O’nun kadar itaatkar ve bağımlı yaşayan kimdir? Kim O’nun kadar esenlik ile doludur ve kim O’nun gibi gökteki Babası ile kesintisiz paydaşlık içinde yaşar? O, bize, O’nun izinde yürümemiz için bir örnek bırakmıştır.

Ama bu harika karakterin – bizim de sahip olmamız gereken -  farklı özelliklerinden söz etmeden önce, Rabbin halka hizmet ettiği zamanlarda yaşanan olaylardan bazılarına dikkat etmemiz gerekir. O’nun hizmeti, krallığın bu tam ve resmi beyanını ve krallığın temel ilkelerinin açıklanmasını sağladı. Ve burada Rab, senin karakterini ve öğretişini ve mucizelerini ve Senin Kutsal Ruhun aracılığı ile bize rehberlik eden lütuf ve sevgi yollarını incelerken, canlarımıza senin çeşitli görkemlerini açıkla ve karakterlerimizi yeniden biçimlendir, öyle ki, bizler, senin krallığının göksel ilkelerini burada yeryüzünde iken sergileyebilelim. Ve senin uğruna benim canım senin olsun, bu tanrısal mutluluklar – İsrail’deki Sadık Olan’ın farklı özellikleri -  üzerinde düşünür iken, canım senin ışığında kendini yargılasın, öyle ki ben, kendisinin ardından giden bu dünyada Senin gerçek bir yansıman olarak görünebileyim. Rabbimin yeryüzündeki yokluğu sırasında yerimin ve ayrıcalığımın bu olduğu aşikardır. Ama burada şöyle bir soru sorabilirsiniz: Burada hitap edilen öğrenciler İsrail’deki bakiye değil midirler? Kesinlikle öyledir; Dağdaki Vaaz O’nun öğrencilerine verildi, ama bunu tüm İsrail işitti ve krallığın ilkeleri bu kişiler ile bağlantılı olarak meydana çıktı ve vaaz onların bu konuda oluşturdukları düşünceler ile ahlaki bir zıtlık taşıyordu. Krallığa uygun olan kişilerin karakterleri ve davranışları ve krallığa giriş koşulları da aynı zamanda Peygamber Kral tarafından ilan edildi.[1] Ama, heyhat! İnsanların imansızlığı ve Krallarını reddetmeleri yüzünden yersel krallığın bina edilmesi gecikmiştir ve göksel olan kilise krallıktan içeri getirilmiştir ve Hıristiyanlar şimdi Tanrının tanıklığını taşıyan kişilerdir ve dünyada Mesih için tanıklık ederler.

Hıristiyan’ın görevi budur; gerçekten kutludur, ama ağır bir sorumluluk taşır. “Kutlu Rab, “Babamın beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum” der. Burada Rabbin Kendisi tarafından bize söylenen, bu dünyadaki görevimizin O’nunki gibi aynı ilkeye ve aynı karaktere sahip olduğudur. Ve Rab, öğrencilerine – yalnızca elçilere değil – büyük gerçeği açıklar; O’nun tamamladığı işten dolayı öğrenciler, daha önce hiç olmadığı bir şekilde O’nunla bir araya getirildiler; çünkü O ilk kez yalnızca şimdi şu sözleri söyler, “Benim Babamın ve sizin Babanızın ve benim Tanrımın ve sizin Tanrınızın yanına, göğe gidiyorum.” Ve Tanrının şimdi kendilerini bağışladığından ve kendileri ile barıştığından kesin bir şekilde emin olarak ve Kutsal Ruh ile dolu şekilde O’nun mesajının taşıyıcıları olarak gidecekler ve her zaman O’nun Ruhu aracılığı ile tanımlanmaları gerekecekti.

Şimdi bir an için, Rabbin dağa çıkmasına ve kalabalıklara hitap etmesine neden olan o anki koşullara geri döneceğiz.

İsrail’in dağlarının güzelliğinden daha güzel olan, Yehova’nın elçisi olarak Halkı için büyük şifa ve bereket ile gelen O’nun ayakları idi. Ama harika ve eşsiz olan gerçek, O’nun Kendisinin Yehova olması idi. Tanrının Ruhu O’nu bize Matta’nın Müjdesinde Yehova İsa olarak, Tanrı bizimle anlamına gelen İmmanuel olarak takdim etmekten zevk duyar. Oh! Sırların sırrı! İmmanuel – bedende görünen Tanrı! Yalnızca yücelik Kralı olarak gökteki bir taht üzerinde oturmadı, ama bir bakireden doğan bir bebek olarak bir ağıldaki yemliğe yatırıldı; ama O yine de, Davut oğlu ve Tanrının sevgilisi idi. İnsanoğlu olarak acı çekti ve öldü, ama Tanrı bizimle anlamına gelen İmmanuel olarak Kişiliğinin yüceliği aracılığı ile O’nun işine sonsuz değer verildi.

Dertli bir can için ne kadar harika bir huzur yeri! Bu yer, senin için okuyucum – O’na inanan herkes için.

“İsa! Ey sen, yücelik Kralı,
Yakında seninle birlikte yaşayacağım,
Ve senin bana olan tüm sevginle ilgili
Harika öykünün şarkısını söyleyeceğim.
Bu arada canım iman aracılığı ile
Senin tahtının önüne gelecek,
Ve tüm sevgimin orta yerinde
Sen, yalnızca Sen olacaksın.”

Müjdemize uygun olan amaçlar nedeni ile, burada, Rabbimizin tarihinin tamamı, Vaftizci Yahya’nın ölümünden sonra başlayan hizmetine kadar atlanmıştır. Rab sonra Yeşaya’nın peygamberliklerinin gerçekleşmesi ile karanlık ve ölüm ülkesinde parlayan büyük bir ışık olarak önümüze gelir. “Zevulun ve Naftali bölgeleri, Şeria ırmağının ötesinde, Deniz Yolunda, ulusların yaşadığı Celile! Karanlıkta yaşayan halk, büyük bir ışık gördü. Ölümün gölgelediği diyarda yaşayanlara ışık doğdu.” Matta 4:15,16; Yeşaya 9:1,2

Tüm ülke, hatta İsrail’in eski sınırlarına kadar olan bölgenin O’nun kudretli işleri nedeni ile heyecanlanıp ayağa kalktığı söylenir. Bunlar, O’nun Mesihliğinin sadık tanıkları idiler. İsrail oymakları böylelikle Mesihlerinin standardına çağrıldılar. İmansızlık için söylenecek hiç bir bahane kalmadı. İsa, yalnızca ölümün karanlığı üzerinde parlayan yaşam ışığı değil, ama aynı zamanda Tanrının şifa ve bereket konusundaki kudretli gücü idi. Güçlü adamı bağlamıştı ve şimdi onun mallarını ganimet olarak alıyordu. İnsanın hem canı hem de bedeni açısından duyduğu ihtiyaç ve sefillik, O’nun merhamet görevinin başlıca konuları idi. O, halkının suçlarını bağışlamak, hastalıklarını iyileştirmek, hayatlarını yıkımdan kurtarmak ve onlara sevgi ve sevecenlik tacı giydirmek ve merhamet ile davranmak için dünyada idi.  (Mezmur 103) “Ve İsa’nın ünü tüm Suriye’ye yayılmıştı: türlü hastalıklara yakalanmış bütün hastaları, acı çekenleri, cinlileri, saralıları, felçlileri O’na getirdiler; hepsini iyileştirdi. Celile, Dekapolis, Yeruşalim, Yahudiye ve Şeria Irmağının karşı yakasından gelen büyük kalabalıklar O’nun ardından gidiyorlardı.” Matta 4:24,25.

Böylece, tüm ülkenin dikkatini üstüne çekmiş olduğu için büyük kalabalıklar O’nu izliyor ve O’nun lütufkar sözlerini gayret ile dinlemeyi arzu ediyorlardı; O, göklerin krallığının tanımını açıklıyor ve bu krallığa kimlerin gireceğini bildiriyordu; bu bölüm genellikle Dağdaki Vaaz olarak adlandırılır ve bölüm tanrısal mutluluklar ile ilgili sözler ile başlar.


1 Bu konudaki ayrıntılar için, Matta Müjdesi’nin “Özeti’ne- Synopsis” bakınız, J.N.D. Aynı zamanda “Matta Müjdesi Hakkında Dersler” e de bakınız. W.K.

Birinci Mutluluk

Bölüm 1

Matta 5:3. Ruhta yoksul olanlara ne mutlu: çünkü göklerin egemenliği onlarındır. Ey canım, kutsal yerin dengelerine göre sözlerini tartmak ve o yerin kutsal ışığında düşünmek için, eğer ihtiyaç duyduğun bir şey var ise, bu ihtiyaç duyduğun şeyin şu anda olduğu kesindir. Burada çok önem taşıyan konu şudur: Rabbin burada söylediği sözlerin gerçek anlamını kavramak ve O’nun öğretişinin gerçek ruhundan içeriye tamamen girmek. Canın durumu ve bereket birbirlerinden ayrılmazlar; biri diğerine bağımlıdır. İşte öğrenmen gereken budur. Aynı zamanda şunu da hatırlaman yararlıdır: İsa’yı tanımamız, O’nun sözünü anlamamız ya da O’nun yüceliklerini görmemiz, çalışırken sahip olacağımız büyük öğretiş ya da büyük fırsatlar – bunlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar – aracılığı ile gerçekleşmez; Kutsal Ruhun öğretişi ve ışığı ile gerçekleşirler. Rab şöyle der: “O beni yüceltecek, çünkü benim olandan alıp size bildirecek.” Yuhanna 16:14.

Dikkat edecek olur iseniz, ilk mutluluk tüm diğerlerinin temelini teşkil eder. Kendi içinde yalnızca farklı bir özelliktir, ama tüm diğer mutlulukları ve İsa’ya ait olanların hepsini tanımlaması gerekir. Tanrı ile ilişkisi olan bir cana, ruhta yoksulluk kadar gerekli olabilecek başka bir özelliğin olmadığı kesindir. Koşullarda, sözlerde ya da yollarda yoksulluk değil, ruhta – yürekte, duygularda, içsel varlıkta ve diri Tanrının önündeki her şeyde- yoksulluk. Bizi inciten birine şu sözleri ne kadar da çok söylemişizdir, “Onu karşılıksız bağışlıyorum ve ona şimdiye kadar davrandığım gibi davranacağım, ama bana yaptıklarını hiçbir zaman unutamam.” Bu sözleri söyleyen biri “ruhta yoksul” değildir; dışarıdan böyle görünüyor olabilir, ama “ruhta” böyle değildir. Bu ifade, “Onu hayatımdan çıkartacağım, artık incinmemeye kararlıyım” diyen dünyanın ruhunun kökünden kaynaklanmaktadır. Bu durum, Rabbin burada tanımlamış olduğu mutlu kişinin durumundan ne kadar da farklıdır! “ruhta yoksul” olmak; yalnızca dışarıdan görünen davranışlarda değil, ama ruhta! Dışsal şekiller, içsel durumun gerçek ifadesi olmalıdırlar. Tanrının hoşuna giden kurban budur. “Senin kabul ettiğin kurban alçakgönüllü bir ruhtur, alçakgönüllü ve pişman bir yüreği hor görmezsin, ey Tanrı.” (Mezmur 51:17) İnsanoğlunun ruhu tüm kutsal mükemmelliği ve yumuşak huylu itaatkarlığı ile her zaman bu özelliklere sahiptir. Ama insanın gururlu ruhunu alçaltan ve onu toprağın üstüne yatıran, Tanrının önünde alçaltan ve kıran lütuf, gerçek bir Hıristiyan karakterinin ve canın en zengin bereketinin temelini atmıştır. Evet doğru, ama heyhat! Kişi, bir gün bulunduğu doğru yeri unutabilir ve doğal insanın eski ruhuna bir süre görünmesi için izin verilebilir, ama Rab kişiyi nasıl geri getireceğini ve onu tekrar nasıl kıracağını bilir. Böyle bir kişi için bir anlık bir ayartma sırasında bile bulunduğu konumdan ayrılmak kadar üzücü başka hiç bir şey olamaz. Bu ayrılık, Mesih’e benzer lütfu gözden kaybetmektir; Tanrı bu tür her ayrılığı onurlandırmaktan özellikle keyif alır.

“Oh, hiç olmak – hiç,
Ve sadece O’nun ayaklarının dibinde yatmak,
O’nun Kendi kullanımı için yapmış olduğu
Kırık, boş bir kap olmak.
Boş, öyle ki, ben O’na hizmet etmeye giderken,
Beni O doldurabilsin,
Kırık, öyle ki, O’nun yaşamı
Hiç bir engel ile karşılaşmadan benden akabilsin.
Ah, bir hiç olmak – bir hiç,
O’nun elinde bir ok,
O’nun kapılarında bir elçi olmak ve
O’nun buyruğunu yalnızca
Hazır bir araç olarak beklemek,
İstediği zaman Kendisi için kullanabilsin diye;
Ve eğer beni gerekli görmez ise,
O zaman istekli olarak orada sakince beklemek.”

Ey canım, senden diliyorum, tekrar dön ve bu gizemli ahlak derinliklerinde biraz daha uzun zaman geçir. Oh! Bu derinlikleri senin kendi çizgin ile kavramak, onları senin derin tecrübenin içinde tanımak! Böyle midir? Her şey bizden gittiği zaman, bir hiç olduğumuz zaman, hatta düşüncede ve duyguda tamamen bir hiç olduğumuz zaman, işte o zaman içimize gelen her şey Tanrıdandır – İsa Mesih’teki Tanrı’dan; ve o zaman tatmin olur muyuz? Evet, Tanrıya şükürler olsun ki durum budur, bereket budur. Kaftan, yüzük, en çok istenen piskoposluk tacı yeterli olmazdı; açlıktan ölmek üzere olan kaybolan oğlu, sahip olduğu her şeyi tükettikten sonra, besili danadan başka bir şey tatmin edemezdi. Mısır başağının dış yapraklarına kadar düştükten sonra - hatta bunlar bile kendisinden alınmıştı – besili danayı bulabileceği tek yer olan babasının evini düşündü. Bu, her zaman böyle olmuştur. Naomi elleri boş olarak İsrail ülkesine döndüğü zaman, arpa biçimi zamanı başlamıştı. İbrahim, Tanrının önünde yüzüstü yere kapandığı zaman, sonsuz sevgi okyanusundan lütfun pek çok dalgası aktı. Tanrının, “Ben yapacağım, ben yapacağım…” sözleri karşılıksız olarak akar. Şimdi her şey lütuftur. “Adın İbrahim olacak; çünkü seni bir çok ulusun babası yapacağım. Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak… seninle benim aramda antlaşma yapacağım…. Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” (Yaratılış 17:1-8) Aynı şey cüzamlı için de geçerli oldu. Benliğin kötü enerjisinin işlemesi durduğu zaman, cüzamlı temiz ilan edildi. Kahin şimdi kirli yere gidebilir ve cüzamlıyı ölüm ve dirilişin sağladığı tam bereket ile karargaha getirebilirdi, zaman dolunca, sekizinci günde bereketin yerine getirilmesi ile cüzamlı çadırına gelir. Bize ait olan herhangi bir şeyi elimizde tutmak istediğimiz sürece, favori bir düşünce ya da konu hakkında kırılmamış bir ruhu bağrımıza bastıkça, Tanrının isteğine karşı direnmiş olur ve kapıyı O’nun lütfuna kapatmış oluruz; ama gerçek hiçliğimize alçaltıldığımız zaman ve elimizde Mesih’ten ve O’nun yüceliğinden başka hiç bir şey kalmaz ise, bolluk kapıları ardına kadar açılır ve lütuf içeriye akar.

Bazı kişiler birebir anlamı ile yoksulluk sözcüğünün sıradan manası içinde Rabbin düşüncesine göre krallığın bereketleri ile bağlantılı olduğuna inanmışlar ve bu nedenle ellerindeki malı mülkü bırakmışlar ve göklerin krallığı uğruna yoksul kişiler haline gelmişlerdir. Rabbin kahyaları olarak gelirlerini dağıtmak yerine O böyle yapmalarını isteyebilir diye gelirlerini diğer kişilere emanet etmiş ve kendilerini bağımlılık konumuna getirmişlerdir. Birinci yolun ikinci yoldan daha kolay olduğu kesindir. Ama hangi yol doğrudur? Mesih ve bu dünyada Mesih’e hizmet etmek için mal mülkü elde bulundurmak mı, yoksa O’nun düşüncesine göre bir kahya olarak malı mülkü elden çıkarmak mı? Efendi’yi beklemeyi ve O’nun huzurunda büyük can özgürlüğünü talep eden bir Hıristiyan hizmeti hangisidir? Titiz bir vicdan sürekli esaret altında kalacaktır.

Düşüncenin temeli Luka 6.bölümden kaynaklanır. “İsa, gözlerini öğrencilerine çevirdi ve onlara, ‘Ne mutlu size, ey yoksullar! Çünkü Tanrının Egemenliği sizindir’ dedi.” Burada, “ruhta” sözcüğü atlanmıştır. Ama bu metinde böyle bir düşünce için gerekli olan temel mevcut değildir. Bu, imanın değil, batıl itikadın meyvesidir ve manastır hayatı kokar. Dış varlık ile karşıtlık içinde olan iç varlığın bir meselesidir. Bu dünyanın malları konusunda yoksul olan kişi kırılmamış bir gurur ruhu taşıyabilir, oysa zenginler gerçekten alçakgönüllü kişiler olabilirler. Aynı zamanda Rabbin bir kişiyi Kendine getirmek için onun yoksulluklarını, refahlarından daha sık kullandığına inanırız. Ama bu durum Rabbin işidir ve bu konudan tamamen farklı bir durumdur. Kahyanın konumu, Efendisinin düşüncesi ile uyumludur ve kendi düşüncesine teslim olmaz. Matta ve Luka müjdeleri arasındaki tanrısal mutlulukları sunma ile ilgili farkın, müjdelerin karakteristik ve tanrısal olarak düzenlenmiş farklılıklarına göre hesaplanması gerekir.

“Matta’da, dağdaki vaazin, her bir bereketin şu ya da bu sınıfa dahil edildiğine dair soyut olarak sunulduğu bir tez hakkında konuşulduğu” ileri sürülür. “Ruhta yoksul olanlara ne mutlu.” Luka müjdesindeki hitap, daha kişiseldir “Yoksul olanlara ne mutlu.” Mantık, ortadadır. Müjdelerden birinde, Musa’dan daha büyük olan peygamber göklerin egemenliğinin ilkelerini ortaya koyar ve bu ilkeler tüm Yahudi, düşünce ve duyguları ile karşıtlık içindedir. Diğer müjdede ise, Rab, bir araya toplanmış olan öğrencileri teselli eder, onlara, Kendisi için ayrılmış kişiler olarak hitap eder ve deyiş yerinde ise, Rab yasa koyucu değildir. Şimdi üzüntü zamanı idi; çünkü vaatleri Kişiliğinde getiren Kişi olarak, insan ona sahip olmayacaktı.

Bir an için metnimize geri dönelim, bu tanrısal mutluluğa ekleyeceğimiz tek bir şey var, o da Rabbin burada söylediği şu sözler: Göklerin egemenliği “ruhta yoksul” olanlara aittir. Krallığın mirasçıları onlardır. Kral’ın zenginlikleri ve O’nun krallığının görkemleri “ruhta yoksul” olanları zenginleştirmek için aşağı inmiştir. “ah, ruhta yoksul olmayı kim istemez?” diyebiliriz. Rabbin huzurunda gönüllü olarak kendisini boşaltmayı kim istemez? Ama ah! Davet geldiği zaman zihnin meşgul olma tehlikesine ne demeli? Evler, topraklar, öküzler, aile, dünya; ve de en kötüsü tüm bunların içinde en ölümcül olanı – benlik – insanın kendisi ile meşgul olması için binlerce yol vardır! Ama benliğin sonuna ulaşmış olan bu ruhta yoksul olan kişiler, Tanrının önünde toz halinde, ya da hiç olan kişiler yine de iman aracılığı ile İsa’ya ve O’nun çarmıhına yapışırlar; mantıkları susmuştur; dindar kalıplarından çıkmışlardır ve yalnızca “Mesih’ten başka sahip olduğum hiç bir şey yok” diyebilirler; elde etmeyi arzuladığım her şey çekip gitmiştir- hiç bir şey, Mesih’ten başka hiç bir şey yoktur. O’nun krallığının tüm zenginlikleri ve bundan çok daha iyisi, O’nun Kendisi benimdir – şimdi benimdir, sonsuza kadar benimdir. O’nun adına övgüler olsun!

“Yeter – artık sana alçakgönüllü bir yürek veriyorum ve bundan hoşnudum;
Oh, beni hiç yap ve buna razı olayım.
Kazancım kayıptır, güvenim yalnız çarmıhtadır;
Sımsıkı tut beni! Ben zayıfım, düşerim. Sen her şeyde Her Şeyim ol.
Ben hala hiç kalacağım,
Öyle ki yalnızca Mesih cennetler cennetimi doldurabilsin,
Rab, beni ısının hararetinden kızaran küçük değerli bir taş gibi
Tacına yerleştirsin; minik parlaklığım,
O’nun taç giydirdiği gündeki görkemler arasında ışık saçsın.
İdrak edilmese de, O tanrısal çehrede bir övgü yüceliği olarak
Parlamaktan hoşlanmam gerekir.”

İkinci Tanrisal Mutluluk

Bölüm 2

Matta 5:4. Ne mutlu yaslı olanlara! Çünkü onlar teselli edilecekler. Farklı tanrısal mutluluklar arasından önümüze şimdi en ilginç şekilde lütfun güzel çeşitliliklerini ve özelliklerini koyuyoruz. Bu mutluluk aynı zamanda en öğretici olanıdır ve kendi karakterimizi bu göksel örneğe göre biçimlendirmek için bizi ileriye götürür. İkinci tanrısal mutluluk, aynı kişide her iki özellik de bulunmasına rağmen, ilkinden tamamen farklıdır. Tanrısal yaşamın kendisini ikinci sınıfta ifade ettiği şekil, ilkine kıyasla daha geniş ve daha aktif bir karakter arz eder. Ruhta yoksul olmak, daha çok can ve yalnızca Tanrı arasındaki bir durumdur ve yas tutulacak bir durum olmasa da, buna ancak mükemmellikte sahip olunabilinir. Ama bizim metnimizdeki anlama göre “yaslı” biri olmak çevremizdeki insanların durumundan – özellikle ahlaki ve ruhsal -  derin bir şekilde ve şefkat duyarak etkilenmektir. Örnek verecek olur isek: gerçek Hıristiyanların dünyasallığı; yalnızca ağzı ile ikrar edenlerin hileli gösterisi; yakın komşularımız olan kişilerin tanrısız yolları; Tanrı için yaptıkları tanıklığa eşlik eden büyük yetersizlik yüreği kutsal bir üzüntüye boğar. Bu kutsal üzüntü aynı zamanda öylesine iyi ve eksiksizdir ki, daha fazla dua etmeye ve Tanrı’ya bağlanmaya yönlendirir. Bu nedenle, içimizde alçak, şikayet eden, mutsuz, hoşnut olmayan ve yas tutan bir ruh olarak yanlış anlaşılmamalıdır; buradaki tanrısal mutluluğun karşılığını olumsuz anlamda düşünmek hata olur. Böyle düşünmek,  diğer kişilerin üzüntülerini biraz üstlenmeye benzerdi ya da Tanrıya ve O’nun bu dünyadaki gerçeğine gösterilen onursuzluğa yas tutmak olurdu. Kişiler düşünce durumları ile gereğinden fazla meşgul oldukları zaman, hemen kendileri ile ilgilenmeye başlarlar.

Eğer ruhta yoksul ve gerçekten yaslı isek, her şeyin esenlik ve sevinç olduğu tanrısal huzurda parlamamız ve mutlu olmamız mümkündür ve böylece bu dünyadaki yolculuğumuz sırasında “acılar adamı” Olan’ın derin sempatileri ile paydaşlığa sahip oluruz. Ve bizler O’nun Ruhunu daha çok tanıdıkça O’na uygun olanı daha derin bir şekilde anlayacağız ve O’nun yetkisine karşı koyan pek çok kişiyi gördüğümüz zaman, duyduğumuz üzüntü daha keskin olacak ve O’nun iyiliğini kendi gurur ve yücelikleri için sergileyenlere merhamet edeceğiz. Ama Rab, harika lütfu nedeni ile, yine de aşağılanmaya ve reddedilmeye boyun eğer: ve az miktarda bir üzüntü O’nun bu dünyadaki yolunu renklendirdi ve söylediği sözleri tanımladı, öyle ki dünya olduğu gibi devam eder iken, biraz üzüntü her zaman tanrısayarlar ile olsun. Rab, Krallığı güç ve görkem ile gelene dek, sabırla bekler ve sonra gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de O’nun isteği olacaktır.  – Şimdi Krallığa gizem içinde sahibiz. (Matta 13) Sonra Krallık tam olarak görünecek. Şimdi Tanrı her şeye egemen olmasına rağmen, cinler, imanlılar Mesih’in adıyla karşı çıkmadıkları zamanlarda egemenlik sürüyor; sonra Mesih ve O’nun kutsalları egemenlik sürecekler. Eğer herhangi bir anda, gece ya da gündüz, dünyanın üzerindeki peçeyi kaldıracak olsa idik, ne görmemiz gerekirdi? Yoksulluk mağarasından lüksün sarayına – insanın üzüntüsünü gösteren büyük bir sahne. Böylesine kötü bir evrensel sefaletin varlığında bu durum yine de Hıristiyan’ın sıkıntılı ve üzgün yüreğini Rabbin huzurunda coşkulu ve sevinçli yapar, çünkü Hıristiyan, coşku ve sevincin Kaynağını bilir.

Ama ey canım, yürüdüğün Hıristiyan yolunda gördüğün ve hissettiğin kendi deneyiminden ve kendinden söz ederken dua et! Mesih’in Ruhuna sahip olmasa idin, çevrendeki durumları hissedeceğin böyle bir duygu karakterin mevcut olabilir miydi? Ölçümüzün ötesinde konuşmamak ve yazmamak her zaman iyidir: her şeyin tanrısal huzurda yapılması gerekir. Yine de, yüreklerimize meydan okunması iyidir. Ama bunlar reddedilmiş Rab ile yüreğin derinliklerinden gelmedikleri sürece söz konusu edilmesi mümkün olmayan şeylerdir; ve buna ek olarak uzun ve çeşitli deneyim ve gözlemlerin sonucudurlar. Bunları tatmak, ancak yüreğin, kilisenin ve dünyanın ahlak durumu ile ilgili gerçek bir anlayışa sahip olması ile mümkün olur. Sonra, attığımız her adımda karşımıza çıkan günahın ve sapkınlığın korku veren etkileri için “yas tutmamız” gerekir. Yürüdüğümüz yol harabelerin ortasından geçer. Her tür enkaz çevremize yığılmıştır. Sönmüş umutlar, beklenmeyen felaketler, küçük gizli üzüntülerin çoğunluğu ile birlikte içinde yabancılar ve yolcular olarak yaşadığımız ülkeyi tanımlarlar, öyle ki, sürgündeki eski İsrail gibi “Babil nehrinin kıyılarında oturup ağlayabilelim”; yine de lirlerimizi söğüt ağaçlarına asmamız gerekmiyor; Tamamen ve sonsuza kadar teselli edileceğimiz zaman, yani, Rabbin gelişinin kutlu umudu içinde her gün sevinme ayrıcalığına sahibiz.

Ama bir açıklama yapmalıyız. Sakin bir yaz gününde, zaman akıp giderken, yalnızca dünyasal rahatlık ve refah içinde yaşarken, aniden düşman bir rüzgarın esmeye başladığını ve her şeyin bir an içinde değiştiğini tecrübe eden kaç kişi gördünüz? Ölüm gelir – çok az düşünülen ve çok az beklenen – ölüm gelir, ailenin reisi aniden darbe alır; her şey umutsuzluğa dönüşür; artık dulun ve yetimlerin ağlayışlarından başka bir şey işitilmez olur.

Ama, bu durumlar Hıristiyan’ın duygudaşlık alanına girer mi? Kesinlikle girer ve bizler insan yüreklerine sahip olduğumuz sürece girmelidir de. Tüm bunlar, inleyerek acı çeken yaratılış ile bağlantılı görülür ve bizi dua etmeye yönlendirirler, “Gel, Rab İsa, gel.” Rabbin yüreğinin böyle bir olay karşısında etkileneceği kesindir ve bizim yüreğimiz de etkilenemez mi? Çevremizde her gün meydana gelen böyle korkunç bir son ile ilgili olay Rab tarafından varlıklı dünyasal kişiye şu sözler ile tanımlanır: “Ey akılsız, bu gece canın senden istenecek; biriktirdiğin bu şeyler kime kalacak?” Luka 12:20.

Bu satırları yazarken, kötü haber getiren bir elçi gelir; uzun yıllar boyunca iyi tanınan varlıklı bir adam aniden ölmüştür. Bu olayın zihne yaptığı etki bir anda baskın hale gelir. Düşünceler hızla bu yıllara gider; Rab hakkında farklı zamanlarda bir söz söylendi ve canın değeri hatırlandı: bunların önemli olduğunun itiraf edilmesi ve bunlar hakkında daha fazla düşünmek için verilen söz. Ancak böyle bir anda kim kendi sadakat ölçüsünden tatmin olduğunu hissedebilir? Yeterince açık, yeterince sık ve yeterince gayretli konuştum mu? Vicdan bu soruları sormak için hazır olacaktır ve suçlayabilir de. Ama artık hiç bir şeyin yararı yoktur; sahne kapanmış, perde inmiştir: ve biz, iki varoluş konumunu birbirinden ayıran karanlık çizgiden geçmeyiz. Ama yine de, aynı, Rabbin Kendisinin Lazarus’un mezarı başında iç çektiği gibi derin bir iç çekebilir ve günahın üzücü etkileri nedeni ile nihai yas tutarız. Ancak, Lazarus’un mezarının başında değerli, ölümsüz canın refahı ile ilgili bir belirsizlik mevcut değildi. Her imanlı, değeri ve kurtuluşu ile ilgili bir şeyler bilir ve eğer her ikisi de kaybolur ise, o zaman kim yas tutmaz ki? Her şeye rağmen, senin düşünce alanın krallığın sınırları içinde bulunur ve sen burada biraz durup ara verebilirsin.

Yüreğin gerçek üzüntü ile dolmasının tek nedeni, yalnızca ağızları ile ikrar edenlerin sayısının çok fazla olmasıdır. Yalnızca Mesih’in adını alan ve O’nun izleyicileri olduğunu iddia eden dünyasal kişiler ile ilgili bir sorumluluğun mevcut olduğu kesindir. Bu kişiler farklı bir ölçü ile yargılanacaklardır. Şu anda pek çok akılsız bakire, bilge bakirler ile birbirine karışmış durumdadır. Ve akılsız bakirelerin kandillerinde eksik yağ olması, yağı satın almaya yetecek kadar zaman kalmayıncaya kadar farkına varılmayacağa benzer. Kapanan kapı ve sönen kandiller bu akılsız bakireleri umutsuz bir karanlık ve hayal kırıklığı içinde bırakacaktır. Ne yazık! Bu durum, şimdi ağzı ile ikrar eden kilise içinde yüksek bir konumda bulunan pek çok kişinin içine düşeceği durum olacaktır. Ancak, bu sınıfa ulaşmak ne kadar zordur; onlarla konuşmak ne kadar zordur; neyin ne olduğunu bilmek ne kadar zordur! Herkesin kandili vardır, ama herkesin yağı yoktur. Kendi kendilerini kandıran kişilerdir ve korkunç bir sürpriz ile karşılaşıp gözlerini cehennemdeki işkence içinde açıncaya kadar kendi kendilerini aldatmaları son bulmayacaktır. Ama, yalnızca dışsal değerlere önem verilirken, Mesih’e ve O’na layık olan değerler tam dikkate alınmasa da ruhsal göz hala görebilir.

Durumların bu şekilde değerlendirilmesi sonucunda, göze garip görünen zihin acısı ve yardım edemeyeceğinizi bilmenin neden olduğu keder veren duygu ile yapabileceğiniz tek şey, tüm bunlardan kesin olarak ayrı durmaktır; ama Rabbin önünde inleyerek ağlayan ve rahatlama arayan birinin içinde bulunduğu bu durumda siz de O’nunla birlikte yas tutan biri olmalısınız; bazen bu iç çekişler daha da derin olabilir, çünkü Rabbe gerçekten ait olan ama hem doğal hem de dindar olan dünyadan ayrılmayı reddeden imanlılar göreceksiniz. Bu nedenle, ruhta yalnızlık gerçekten yas tutan birinin kaçınılmaz yolu olur, onun tek dostları aynı onun gibi yalnızdır. Birlikte yas tutarlar. “Evet, Siyon’u andığımız zaman ağladık.” Ve “acılar adamının” yeryüzünde iken, derin iç çekişinin nedeni ne idi? Halkının mucize görmek isteyen tutumu değil miydi? Ve Rab ruhunda derin bir iç çekti ve şöyle dedi:”Bu kuşak neden bir mucize peşinde koşuyor? Size gerçeği söyleyeyim: Bu kuşağa hiç bir belirti gösterilmeyecektir.” Bu durum halen geçerlidir: duygulara çekici gelen bir belirtiye inanılır ve gayret ile bunun ardından koşulur, oysa kutlu Rab bu şekilde ordugahın dışında bırakılmış olur ve o zaman olduğu gibi şimdi de belirti peşinde koşan bir çoğunluk, Kendisine çok az ilgi gösterir. Mesih’in ve O’nun çarmıhının bu durumda dışarıda bırakılmadığı gerçektir; bunun aksi zaten rağbet görmezdi. Ama dünyanın görkemini O’nun adının etrafında topladığınız takdirde, kalabalıklar şöyle haykıracaktır, “Davut Oğlu’na Hozanna;” ama çarmıh utancı ve reddedilişi ile birlikte takdim edildiği zaman, kalabalıklar, “O’nu çarmıha ger, O’nu çarmıha ger!” diye bağıracaklardır.

Yas tutan kişi şimdi gizli odasına çekilmeli ve üzüntüsünü Rabbinin kucağına dökmelidir. Yas tutan kişinin, kilisenin ve dünyanın tüm bu üzücü birleşiminden uzak durması gerekir; çünkü kardeşlik sevgisi ile istenen biri olduğunu iyi bilerek yargılanacak ve diğer Hıristiyanların merhameti ile etkilenecektir. Üzüntülerinin peşinden koşması gerekmeyecektir; ama Rab her şeyi bilir ve bu kişi teselli edilecektir. Rabbinin sevincine gireceği ve O’nun için yaptığı tanıklığın meyvesini sonsuzluk boyunca alacağı zaman gelmektedir. “Ne mutlu yaslı olanlara, çünkü onlar teselli edileceklerdir.” Akıtılmış olan her gözyaşı, Rabbin önüne yükselmiş olan her iç çekiş, reddedilmiş Mesih’e duyulan sempati ile ifade edilen her inilti O’nun tarafından içimizde çalışan lütfunun anıları şeklinde sonsuza kadar kalıcı olacakları kesin olan anılar olarak saklanacaktır.

Rab, sevgili okuyucuma İsa hakkındaki gerçek bilgiyi yalnızca Rab ve Kurtarıcı olarak değil, ama aynı zamanda reddedilişinin kalıcı duygusunu yumuşak ve sevecen yüreğinin derinliklerinde taşımasına rağmen iyilik yapmaya devam eden acılar Adamı olarak tanımayı ihsan etsin. Bu çok yaygın günah ve üzüntü sahnesi hakkında Rabbimiz yürekleri sevinç ve mutluluk ile doldurmak için geri dönünceye kadar tüm yüreğimiz ile kutlu Rabbimizin duygularına ve umutlarına dahil olmamızı diliyorum. Evet, gel ya Rab İsa.

Senin duyguların ve umutların bizimdir.
Sevgili Rab! Aşağıdaki ve yukarıdaki
Tüm yaratılışın Senin tarafından kurtarıldığını ve bereketlendiğini
Görmeyi bekliyoruz.
Özlem dolu gözlerimiz, Senin parlak ve kutlu çehrenin
Önünde durmayı arzu ediyor,
Bir zamanlar can çekişen bir şekilde acılar inde olan o çehren
Şimdi yüceliğin tacıdır.

Pages