Çölde Sayım 3 - 4

O ıssız ve uğuldayan çölde İsrail ordugahı ne kadar harika bir görüntü arz ediyor idi! Melekler, insanlar ve kötü ruhlar için muhteşem bir görüntü! Tanrının gözü her zaman İsrail ordugahının üzerinde idi. Tanrının varlığı orada idi; O, savaşan halkının ortasında konut kurdu. Konutunun onların arasında olmasını istedi. Tanrı konutunu Mısır’ın Asur’un ya da Babil’in harikalarının arasına kurmayı istemedi. Bu ülkeler doğal göze hiç kuşkusuz çok daha çekici şeyler sunmakta idiler. Bu ülkelerde sanat ve bilim çok ilerlemiş durumda idi. Bu eski ülkeler arasında günümüz insanlarının kabul etmeye pek istekli olmadığı bir gerçek vardır ve o da şudur: bu ülke uygarlıkları iddialı ve şaşırtıcı derecede ileridirler. Çok kibirli iddialar ileri süren bu kişiler arasında rafinelik ve lüks büyük olasılık ile çok yüksek derecede mevcut idi.

Ama hemen şunu hatırlayalım ki, Yehova bu ulusların arasında konut kurmadı. O’nun adı bu uluslara hiç bir zaman açıklanmadı. O’nun yaratıcı gücüne on bin tanıklığın mevcut olduğu doğrudur ve ayrıca bunun da ötesinde Tanrının yöneten ilahi takdiri İsrail halkının üzerinde idi. Tanrı onlara yağmurlar ve verimli mevsimler verdi, yiyecek sağlayarak yüreklerini sevindirdi. O’nun özgür elinden çıkan bereketler ve yararlar gün be gün ve her yıl yarattıklarının üzerine boca edilirler. O’nun yağmurları tarlaları verimli kılar; güneşinin ışıkları ile yüreklerini sevindirir. Ama onlar Tanrı’yı tanımadılar ve O’nun ile ilgilenmediler. Ve O’nun konutu bu ulusların arasında olmadı; Bu uluslardan hiç biri şu sözleri söyleyemedi, “Rab Yehova gücüm ve ezgimdir, O kurtardı beni, O’dur Tanrım. Övgüler sunacağım O’na. O’dur babamın Tanrısı, yücelteceğim O’nu.” (Mısırdan Çıkış 15:2)

Yehova konutunu, kurtardığı halkın kucağında buldu ve bundan başka bir yer istemedi. Tanrının insanlar arasında konut kurabilmesi için gerekli temel kurtuluş idi. Eğer kurtuluş olmasa idi, Tanrının insanlar arasında bulunması kesinlikle insanların yıkımı olur idi. Ama kurtuluşun var olduğu bilindiği için Tanrının varlığı insan için en büyük ayrıcalık ve en yüce görkemdir.

Tanrı İsrail halkının ortasında konut kurdu. Gökyüzünden aşağıya yeryüzüne indi. Bunun nedeni yalnızca halkını Mısır ülkesinden çıkartmak değil idi, Tanrı aynı zamanda çölde yolculuk edecek olan halkına eşlik etmek de istiyor idi. Ne müthiş bir düşünce! Yüceler yücesi olan Tanrı çölün kumlarında konut kuruyor ve kurtardığı halkına en yakın yerde bulunuyor. Gerçekten de tüm dünyada bunun benzeri hiç bir şey olamaz idi. Kadınlar ve çocuklar dışında altı yüz bin erkekten oluşan bir ordu var idi; ıssız bir çölde idiler;  bulundukları yerde tek bir çimen ya da tek bir su damlası yok idi – varoluşa ilişkin göz ile görünür hiç bir kaynak mevcut değildi. Tüm bu insanlar nereden yemek bulacaklardı? Tanrı orada idi! Düzenli bir konum içinde nasıl muhafaza edilmeleri gerekiyor idi? Tanrı orada idi! Hiç bir yolun mevcut olmadığı uğultulu bir çölde nasıl ilerleyecekler idi? Tanrı orada idi!

Tek bir kelime ilse söyleyecek olur isek, Tanrının varlığı her şeyin güvencesi idi. Şimdi imansızlık şöyle diyebilir : “Ne! Üç milyonluk insana havadan yiyecek mi gelecek? Levazım sınıfının sorumlusu kim? Askeri depolar nerede? Ordu donanımı nerede? Kıyafetler ile kim ilgilenecek? Tüm bu soruların yanıtını verebilecek olan yalnızca imandır ve imanın kısa ve kesin yanıtı şudur: “Tanrı orada idi! “ Ve bu yanıt oldukça yeterlidir. Her şeyi bu tek cümle ile kavramak söz konusudur! İman olgusunun aritmetiğinde önemli olan tek figür Tanrıdır ve O’na sahip olmak asıl olandır ve buna istediğiniz sayıda şifre anahtarı ekleyebilirsiniz. Eğer kaynaklarınızın hepsi diri Tanrının içinde ise, o zaman ihtiyacınız bir sorun olmaktan çıkar ve O’nun yeterliliği içinde kendi kendine çözülüverir.

En yüce Olan Tanrı için altı yüz bin savaşçı ne idi ki? Onların eşlerinin ve çocuklarının çeşitli ihtiyaçları Tanrı için ne idi ki? İnsanların gözünde tüm bunlar imkansız gibi görünebilir. İngiltere Habeşistan’a on bin bölük asker göndermiş idi. Şimdi bunun ne büyük bir masrafa ve emeğe yol açtığını bir düşünün. Bu küçük ordu için gerekli olan ulaşım ve diğer ihtiyaçların neden olacağı zahmetleri bir aklınıza getirin. Ama kadınlar ve çocuklar ile birlikte bunun altmış katı daha kalabalık olan bir ordunun büyüklüğünü düşünün. Ve böyle müthiş bir ordunun kırk yıldan fazla bir süre boyunca içinde hiç bir buğday, çimen ya da su kaynağı olmayan “uçsuz bucaksız ve korkunç bir çölde” bir yürüyüşe başladığını düşünün. Bu kişiler nasıl desteklenecekler idi? Yanlarında hiç bir şey yok idi – çevrelerinde yardım alabilecekleri dost uluslar da yok idi. Nasıl yardım görecekler idi? Yol boyunca farklı noktalarda onları karşılayacak ulaşım araçları da mevcut değil idi – özetleyecek olur isek, doğanın kendilerine sağlayabileceği göz ile görünen tek bir yardım kaynağı yok idi.

Tüm bunlar üzerinde düşünmeye değer konulardır. Ama bu konuyu tanrısal varlığa odaklanarak düşünmemiz gerekir. Bu büyük sorunu insan aritmetiği aracılığı ile çözmeye çalışmak için oturup mantık aramak boş bir çaba olur. Hayır, değerli okuyucu; bu büyük sorunu çözebilecek tek şey yalnızca imandır ve bu da yalnızca diri Tanrının Söz’ü aracılığıyla mümkün olabilir. Değerli çözüm ancak buradadır.

Soruna Tanrıyı dahil edin ve o zaman yanıtınızı bulmak için başka hiç bir unsur arzu etmezsiniz. Her şeyi O’na bırakın ve şunu hatırlayın : mantığınız ne kadar güçlü ve aritmetiğiniz ne kadar kuvvetli olur ise, o zaman zihin karmaşanızın o kadar umutsuz olması gerekecektir.

Böylece, sorunu çözenin iman olduğunu gördük. Tanrı, Halkının arasında idi. Lütfunun ve merhametinin tüm doluluğu ile Tanrı orada idi. Halkının ihtiyaçlarını ve yollarındaki güçlükleri gayet iyi bilerek orada idi; bu zorlukları gidermek ve ihtiyaçları karşılamak için her şeye yeten Gücü ve sınırsız kaynakları ile Tanrı orada idi. Ve Tanrı ker konuda olduğu gibi bu konuda da o kadar kusursuz hareket etti ki, Halkının uzun çöl yolculuğunun sonunda onların yüreklerini şu dokunaklı sözleri söyleyebilecek hale getirdi: “Tanrınız Rab el attığınız her işte sizi kutsadı. Bu geniş çölde dolanıp durduğunuz sürece sizi korudu. Tanrınız Rab geçirdiğiniz bu kırk yıl boyunca sizlerle idi ve hiç bir eksiğiniz olmadı .” Ve tekrar başka bir ayet: “ Kırk yıl ne giysileriniz eskidi ne de ayaklarınız şişti.” Yasanın Tekrarı 2:7; Yasanın Tekrarı 8:4

Şimdi, tüm bu konular içinde İsrail ordugahı bir sembol olarak yer alıyor idi – canlı ve çarpıcı bir örnek. Neyin örneği? Bu dünyadan geçmekte olan Tanrının kilisesinin bir örneği. Ayet içeriğinin bu konudaki tanıklığı o kadar kesindir ki herhangi bir hayal gücü egzersizine ne yer bırakır ne de böyle bir şey talep eder. “Bu olaylar başkalarına ders olsun diye onların başına geldi; çağların sonuna ulaşmış olan bizleri uyarmak için yazıya geçirildi.” 1.Korintliler 10:11

Bu yüzden bu harika  görüntüye yoğun bir ilgi ile yaklaşarak daha yakından dikkatle bakabilir ve öğrenmemiz için bize anlatılan değerli dersleri öğrenmeye gayret göstermeliyiz. Ve ah, bu dersler ne kadar da önemlidirler! Bu dersleri tam olarak kim takdim edebilir? Çöldeki o gizemli ordugaha bir bakın, bu ordugah daha önce söylediğimiz gibi savaşçılar, işçiler ve tapınan kişilerden oluşmaktadır. Dünyadaki diğer uluslar ile kıyaslandığı zaman fark ne kadar da büyük! Ne mutlak bir çaresizlik! Ne büyük bir korunmasızlık! Tanrıya olan ne kadar mutlak bir bağımlılık! Hiç bir şeyleri yoktu – hiç bir şey yapamıyorlardı – hiç bir şey bilemiyorlardı! Bir lokma yiyecekleri, bir damla suları yoktu. Ama Tanrının eli bunları her gün onlar için tam zamanında tedarik etti. Gece dinlenmek için durdukları zaman, ertesi gün için en ufak bir tedarik bile yok idi. Ambar yoktu, kiler yoktu, göz ile görünen hiç bir erzak kaynağı yoktu; doğanın sağlayabileceği hiç bir şey yoktu.

Ama Tanrı orada idi. Ve iman için Tanrının varlığı kesinlikle yeterli idi. Tamamen Tanrıya muhtaç durumda idiler . Bu, en büyük gerçekliktir. Doğa, Mısır’ın tahıl ambarlarını özlem dolu bakışlar ile hatırlayabilir ve onlarda elle tutulur ve cisimsel bir şeyler görür. İman ise gökyüzüne bakar ve TÜM kaynaklarını orada görür.

İşte çöldeki ordugahta durum böyle idi ve aynı şey dünyadaki kilise için de geçerlidir. Tanrısal Varlığın kusursuz bir şekilde sağlayamayacağı tek bir ihtiyaç, tek bir beklenmedik durum ve şu ya da bu şekilde tek bir gereksinim yoktur! Sünnetsiz uluslar bu duruma bakar ve hayretler içinde kalırlar. Kör imansızlıklarının şaşkınlığı içinde böyle büyük bir ordunun nasıl besleneceği, nasıl giydirileceği ve düzen içinde nasıl muhafaza edilebileceği hakkında pek çok sorular sorarlar. Bunların nasıl yapılabileceğine dair görecek gözlerinin olmadığı kesindir. Onlar İbranilerin tanrısı Rab Yehova’yı tanımıyorlar idi ve bu nedenle onlara Tanrının halkı için neler yapabileceğini söylemek gereksiz idi, duydukları onlara boş masallar gibi gelecek idi.

Ve şimdi Tanrının bu dünyada gerçekten bir ahlak çölü olarak tanımlanabilecek topluluğu ile ilgilenelim. Bu konuya Tanrının görüş açısı tarafından bakıldığı zaman, bu topluluk dünyadan değildir; dünyadan tamamen ayrılmıştır. İsrail ordugahı nasıl Mısır’dan ayrı ise, bu topluluk da bu dünyadan aynı şekilde tamamen ayrıdır. Kızıl Denizin suları bu ordugah ve Mısır arasında kükrüyorlardı ve Mesih’in ölümünün daha derin ve daha karanlık suları Tanrının Kilisesi ve halihazırdaki bu kötü dünya arasında kükrerler. Ayrı olma konusunu bundan daha iyi bir şekilde kavramak mümkün değildir. Rabbimiz İsa Mesih şöyle der: “Benim bu dünyadan olmadığım gibi onlar da bu dünyadan değiller.” Yuhanna 17.

O zaman söz konusu olan mutlak bağımlılık ise, o zaman bu dünyada Tanrıya Kiliseden daha bağımlı olan ne olabilir? Kilisenin kendi içinde ya da kendine ait hiç bir şeyi yoktur; kurak, ıssız ve uğuldayan bir çölün ortasına konmuştur ve bu çölde yaşamasını sağlayacak hiç bir şey yoktur. Bu dünyanın bulunduğu alanda Tanrının kilisesi için uygun olan ne bir lokma yiyecek ne de bir damla su yoktur.

Aynı konu düşmanca etkilerin tümüne maruz kalma açısından da geçerlidir. Hiç bir şey ondan üstün olamaz. Tek bir dostane etki söz konusu değildir. Her şey kiliseye karşıdır. Kilise bu dünyanın ortasında farklı olan bir mevsime ait egzotik bir bitkiye benzer. Ve hem toprağın hem de atmosferin uygun olmadığı bir alana konmuştur.

Tanrının Kilisesi bu dünyada işte böyledir – ayrılmıştır – bağımsızdır – her şeyi ile diri Tanrıya bağımlı olan, yani kendi başına savunmasız bir durumdadır. Zihnimizde kiliseyi çöldeki ordugahın karşıt bir örneği olarak görmemiz için büyük bir enerji, güç ve netlik ile hesaplamalar yapılır. Ve bu durumu en net şekilde gösteren sözler 1.Korintliler 10:11 ayetlerinde yer alırlar. İsrail ordugahı birebir anlamda ne ise, Kilisenin de ahlaki ve ruhsal açıdan aynı olduğunu hiç çekinmeden beyan edebiliriz. Ve ayrıca bunun da ötesinde İsrail için çöl birebir anlamda ne ise, dünya da ahlaki ve ruhsal açıdan Tanrının kilisesi için aynıdır. Çöl, İsrail için bir keyif yeri değil, bir sıkıntı, zahmet ve tehlike yeri idi. Dünya da aynı şekilde kilisenin keyif yeri değil, zahmet ve tehlike yeridir, ancak Rabbimiz bize yine de bu dünyada “bol yaşam” vaat etmiştir.

Bu gerçeği onun tam ahlaki gücü içinde ölçülendirmek iyidir. Tanrının dünyadaki topluluğu aynı “çöldeki topluluk” gibi tamamen diri Tanrıya bağımlıdır. Tanrısal konum açısından konuştuğumuzu hatırlayalım; yani, kiliseyi Tanrının bakış açısından görüyoruz. Eğer insanın bakış açısından – gerçekte var olan pratik konumunda bakacak olur isek, ne yazık ki farklı bir konumdadır. Biz şimdi yalnızca Tanrının  topluluğunun bu dünyadaki normal, gerçek ve tanrısal düşüncesi ile meşgul olmaktayız.

Ve şu önemli noktanın bir an için dahi akıldan çıkartılmaması gerekir: eskiden çölde nasıl bir topluluğun ordugahının var olduğu gerçek ise şimdi dünyada da Mesih’in bedeni olan Tanrının kilisesinin var olduğu da aynı şekilde gerçektir. Dünya ulusları hiç kuşkusuz bu eski topluluk hakkında çok az bilgiye sahipler idi ve bu topluluk ile fazla ilgilenmiyorlar idi. Ancak onların bu tutumları yaşayan büyük gerçeğin gücünü zayıflatmaz ve bu gerçeğe zarar veremez. Ve böylece şimdi dünya insanları da aynı şekilde Tanrının topluluğu hakkında az şey bilir ve onunla yani, Mesih’in bedeni ile fazla ilgilenmezler, ancak bu hiç bir şekilde bu dünyada Pentikost gününde inen Kutsal Ruh’un gelişinden beri var olan büyük canlı gerçeği etkilemez. Evet, eski topluluğun denemelerden geçtiği, çatışmalar yaşadığı, acılar çektiği, ayartmalar ile karşı karşıya kaldığı, düşmanlar ile mücadele ettiği, içsel karışıklıklar yaşadığı, sayısız ve adları bilinmeyen zorluklar çektiği doğrudur; Tanrı’da var olan çeşitli kaynaklar için feryat ettiler; çünkü bildiğimiz gibi, Musa onların arasında “Yeşurun’daki kral” olarak ve Tanrının gönderdiği bir peygamber olarak bulunuyor idi ve Harun ise kahinlere özgü tüm işlevleri yerine getirmek için topluluğun ortasında idi.

Ama burada adlandırdığımız tüm bu şeylere rağmen – zayıflığa, başarısızlığa, günaha, isyana ve çatışmaya – bu çarpıcı gerçek yine de mevcut idi; insanlar melekler ve kötü ruhlar tarafından dikkate alınmaları gerekli idi; yaklaşık üç milyon kişiden [ genel bir hesaplamaya göre] oluşan bir topluluk çöl boyunca yolculuk ediyor idi ve sonsuz Tanrının görünmeyen koluna tamamen bağımlı olarak yönlendiriliyor ve ihtiyaçları karşılanıyor idi; sonsuz Tanrının gözü bir an bile bu gizemli sembolik ordunun üzerinden ayrılmıyor idi; evet, sonsuz Tanrı onların arasında konut kurdu ve onların tüm imansızlığına, nankörlüğüne ve isyanına rağmen onları asla terk etmedi. Tanrı gece ve gündüz onları desteklemek ve onlara rehberlik etmek, onları korumak ve onlara bakmak için aralarında idi. Onları h er gün gökten inen ekmek ile besledi ve içmeleri için onlara sert kayadan su çıkardı.

Bu, hiç kuşkusuz etkileyici bir gerçek ve engin bir gizem idi. Tanrı çölde, çevredeki uluslardan ayrı kıldığı ve tamamen kendisine ayırdığı bir topluluğa sahip idi. Dünya ulusları bu topluluk hakkında bilgi sahibi değiller idi, onunla ilgilenmiyor ve onunla ilgili hiç bir şey düşünmüyorlar idi. Çölün yiyecek ya da içecek sağlamayacağı ortada idi. Çölde var olanlar yılanlar ve akrepler, tuzaklar ve tehlikeler, kuraklık, kıtlık ve ıssızlık idi. Ama insan mantığını aşan bir şekilde mücadele veren ve yaşamını sürdüren o harika topluluk çölde mevcut idi.

Ve değerli okuyucum, bunun bir örnek olduğunu hatırlayın. Neyin örneği? On sekiz yüz yıldan daha fazla bir zaman boyunca varlığını sürdürmüş olan bir şeyin örneği ve bu şey halen var ve Rabbimiz İsa Mesih’in hali hazırdaki konumundan yükseldiği ve göğe alındığı zaman kadar var olacak olan bir şey! Tek kelime ile söyleyelim: Tanrının dünyadaki kilisesinin bir örneği. Bu gerçeğin farkına varmak ne kadar önemlidir! Ve gözden kaybolmuş olması ne kadar üzücüdür! Bu gerçek şimdi bile ne kadar az anlaşılmaktadır! Ama yine de her Hristiyanın bu gerçeği fark etmek ve onu uygulamalı olarak itiraf etmek için ne kadar ciddi bir sorumluluğu vardır. Bu gerçekten kaçış yoktur. Tam şu anda bu dünyada çöldeki ordugaha karşılık olarak mevcut olan bir şeyin var olduğu doğru mudur? Evet, doğrudur, çöldeki Kilise. Aynı İsrail’in çölden geçmiş olduğu gibi bu dünyadan geçen bir topluluk vardır ve bunun da ötesinde dünya ahlaki ve ruhsal açıdan, çöl eski İsrail’e hem birebir hem de uygulamada neyi ifade ediyor ise, kilise için de aynı şeyi ifade etmektedir. İsrail’in çölde içeceği bir su kaynağı yok idi ve Tanrının Kilisesi de dünyada hiç bir su kaynağı bulmamalıdır. Eğer bulur ise, Rabbe karşı hata işlemiş olur. İsrail çölden değil idi, ama çölden geçiyor idi ve Tanrının kilisesi de dünyadan değildir, ama dünyadan geçmektedir.

Eğer okuyucu bu gerçeği tam olarak algılar ise, o zaman bu gerçek ona Tanrının kilisesinin bir bütün olarak ve Beden’in her bir bireysel üyesi olarak kiliseye ait olan ayrı konumun yerini tam olarak gösterecektir. İsrail ordugahı nasıl çevresinde bulunan çölden ayrı tutuldu ise, kilise de aynı şekilde Tanrının bakış açısından hali hazırdaki dünyadan tamamen ayrı tutulur. Nasıl İsrail ve çöl kumu arasında çok az ortak nokta var ise, kilise ve dünya arasında da aynı şekilde çok az ortak nokta vardır. Dünyanın en parlak çekicilikleri ve büyüleyen güzellikleri Tanrının kilisesi için İsrail’in çölde karşılaştığı yılanlar ve akrepler ve çölün neden olduğu on bin diğer tehlikeye benzerler.

İşte kilise ile ilgili tanrısal düşünce böyledir ve biz şu anda bu düşünce ile ilgileniyoruz. Ancak ne yazık ki, bu düşünce kendisini kilise olarak adlandırandan ne kadar farklıdır. Ama biz şimdi okuyucunun doğru olan üzerinde durmasını arzu ediyoruz. Okuyucunun iman ile kendisini Tanrının duruş noktasına yerleştirmesini ve sonra kiliseye bu bakış açısından bakmasını istiyoruz. Ancak böyle yaptığı takdirde kilisenin ne olduğu ya da bu konu ile ilgili kişisel sorumluluğunun ne olduğu hakkında gerçek düşünceye sahip olabilir. Tanrının dünyada bir kilisesi vardır. Şimdi artık yeryüzünde Kutsal Ruh Tanrı aracılığı ile bir beden vardır ve kilise bu bedenin Başı olan Mesih ile birleşmiştir. Bu kilise- bu beden – Tanrı Oğlu’na gerçekten inanan ve Kutsal Ruh’un varlığına ilişkin büyük gerçek aracılığı ile Mesih ile birleşmiş olan imanlılardan oluşur.

Ve özellikle dikkat etmemiz gereken şey bu konunun yalnızca bir düşünce olayından ibaret olmadığıdır; bu konuya keyfi olarak yaklaşmamız kesinlikle yanlıştır. Bu konu, tanrısal bir gerçektir. Bu konu, biz ister kulak verelim ister vermeyelim büyük bir gerçektir. Kilise var olan bir şeydir ve eğer biz imanlı isek, o zaman kilisenin üyeleriyiz. Bundan kaçınamayız. Bunu bilmezden gelemeyiz. Kutsal Ruh aracılığı ile vaftiz olan bizler kilise ile gerçek bir ilişki içindeyiz. Bu durum bir çocuğun bir ailedeki doğumu kadar gerçek ve olumlu bir durumdur. Doğum gerçekleşmiştir, ilişki biçimlenmiştir ve bize düşen yalnızca bu ilişkinin farkına varmak ve her gün bu farkındalık ile yürümektir. Bir can tekrar doğduğu anda – yukardan doğduğu ve Kutsal Ruh tarafından mühürlendiği anda- Mesih’in bedenine paydaş olur. O andan itibaren artık kendisine tek başına bir birey olarak – bağımsız bir kişi – ayrı bir atom olarak göremez. Nasıl el ya da ayak insan bedeninin bir üyesi ise, o da aynı şekilde bir bedenin üyesi olmuştur. O artık Tanrının Kilisesinin bir üyesidir ve hiç bir şekilde başka herhangi bir şeyin gerçek bir üyesi olamaz. Örneğin, benim kolum nasıl olur da başka bir bedenin üyesi olabilir? Ve böylece aynı ilke ile hareket ederek şu soruyu sorabiliriz: Mesih’in bedeninin bir üyesi nasıl başka bir bedenin üyesi olabilir?

Bu, Tanrının kilisesi ile ilgili ne kadar görkemli bir gerçektir! – Çöldeki ordugahın karşıt örneği, “çöldeki cemaat!” Yönetilmek için ne kadar büyük bir gerçek! Tüm harabeler ve enkazlar, tüm çatışma ve uyumsuzluklar, zihin karışıklığı ve bölünmeler, tarikatlar ve gruplar ortasında Tanrının kilisesi gibi bir gerçek mevcuttur. Bu gerçeğin, gerçeklerin en değerlisi olduğu kesindir. Ama yalnızca en değerli gerçek olmak ile kalmaz, aynı zamanda en pratik ve en gelişme eğilimi olan gerçektir. Biz dünyadaki bu kiliseyi iman aracılığı ile fark etmek zorundayız; İsrail ise bu gerçeği çöldeki ordugahı gözleri ile gördüğü için fark etmek zorunda idi. Bir ordugah ve bir cemaat vardı ve gerçek bir İsrailli bunlara ait idi; tek bir Kilise vardır- tek beden – ve gerçek imanlı bu bedene aittir.

Şimdi bu bedenin nasıl düzenlendiğine bakalım; yazılmış olduğu gibi, Kutsal Ruh tarafından. “Hepimiz bir beden olmak üzere aynı Ruh’ta vaftiz edildik. “ 1.Korintliler 12:13. Bu beden nasıl elde edilir? Yazılmış olduğu gibi, diri Başı aracılığı ile, Ruh aracılığı ile ve söz aracılığı ile; “Hiç kimse hiç bir zaman kendi bedeninden nefret etmemiştir. Tersine, onu besler ve kayırır. Tıpkı Mesih’in kiliseyi besleyip kayırdığı gibi.” Efesliler 5:29.  Bu yeterli değil midir? Rab Mesih yeterli, değil midir? Kutsal Ruh yeterli değil midir? İsa Mesih’in adında var olan pek çok erdemden daha fazlasını mı istiyoruz? Tanrının kilisesinin büyümesi ve korunması için sonsuz Ruh’un armağanları yeterince etkin değil midirler? Kilisenin ihtiyaç duyabileceği mümkün olan her şeyi kilisedeki Tanrı varlığına ilişkin gerçek garanti etmez mi? Tanrı “her saatin ihtiyacını” karşılamak için yeterli değil midir? İman bu soruya “evet” der ve bu evet”i vurgulayarak ve kararlılıkla söyler – Evet! İmansızlık ve insan mantığı ise, “Hayır!” der, “aynı zamanda başka bir çok şey daha isteriz.” Bizim böyle bir durumda vereceğimiz kısa karşılık ne olmalıdır? Çok basit: şu, “Eğer Tanrı yeterli değil ise, o zaman kime gideceğimizi bilmiyoruz. Eğer İsa’nın adı yeterli değil ise, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Eğer Kutsal Ruh paylaşım, hizmet ve tapınmadaki ve diğer ihtiyaçlarımızı karşılayamıyor ise, o zaman ne söyleyeceğimizi bilmeyiz.”

Ancak yine de şöyle diyenler olabilir: “Durumlar artık elçilerin yaşadıkları dönemde olduğu gibi değildirler. İman ikrarında bulunan kilise başarısızlığa uğramıştır; Pentikost ile ilgili armağanlar sona ermiştir. Kilisenin ilk sevgisinin iyi ve refah günleri bitmiştir ve bu nedenle kiliselerimizin organizasyonu ve korunması için en iyi araçları uyarlamak zorundayız.” Tüm bu sözlere yanıtımız şudur: Tanrı başarısızlığa uğramamıştır. Kilisenin Başı olan Mesih başarısızlığa uğramamıştır. Kutsal Ruh başarısızlığa uğramamıştır. Tanrının Sözündeki tek bir nokta dahi başarısızlığa uğramamıştır.” İşte imanın gerçek temeli budur. “İsa Mesih dün, bu gün ve sonsuza dek aynıdır.” O, “Sizinle birlikteyim” demiştir. Ne kadar zaman için? İlk sevginin günleri boyunca mı? Elçilerin var olduğu süre boyunca mı? Kilise sadık kalmaya devam ettiği sürece mi? Hayır; O, “Ben, dünyanın sonuna kadar sizinle birlikteyim” demiştir. Matta 28. Tüm Kutsal Yazılar’da kilise hakkında ilk söz söylendiği andan bahsedildiği zaman, aklımıza hemen şu sözler gelir: “Ben kilisemi bu Kaya’nın (diri Tanrının oğlu) üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek.” Matta 16.

Şimdi mesele şudur: “Bu kilise şu anda yeryüzünde midir?” Kesinlikle evet, yeryüzündedir. Nasıl eski zamanda çölde bir ordugah mevcut idi ise, şimdi de aynı şekilde bu yeryüzünde bir kilisenin mevcut olduğu gerçektir. Evet ve Tanrı nasıl o ordugahtaki ihtiyacı karşılamak için orada idi ise, şimdi de aynı şekilde kiliseye her konuda düzen vermek ve rehberlik etmek için de kilisenin içindedir: “Siz de Ruh aracılığı ile Tanrının konutu olmak üzere hep birlikte Mesih’te inşa ediliyorsunuz.” Efesliler 2:22. Tüm bunlar fazlası ile yeterlidir. Yapmamız gereken tek şey bu büyük gerçekliğe basit bir iman aracılığı ile sahip çıkmaktır. İsa’nın adı canın kurtuluşu için olduğu gibi Tanrının kilisesinin tüm ihtiyaçlarını karşılamak için de yeterlidir. Biri nasıl gerçek ise, diğeri de aynı şekilde gerçektir. “Nerede iki ya da üç kişi benim adım ile toplanır ise ben de orada, aralarındayım.” Matta 18:20. Bu sözlerin gerçekliği sona mı ermiştir? Eğer sona ermedi ise, Mesih’in varlığı kilisesi için yeterli değil midir? Kilise ile ilgili konularda kendimiz için plan yapmak ya da çalışmak amacı ile hazırlığa ihtiyacımız mı vardır? Canımızın kurtuluşu konusunda hiç bir şey yapamayız. Günahkar bir kişiye ne söyleriz? Mesih’e güven! Az ya da çok sayıdan oluşan bir imanlılar topluluğunda ne söyleriz? Mesih’e güven! O’nun başaramayacağı herhangi bir şey var mıdır? “O’nun için zor olan bir şey var mıdır?” O’nun armağan ve lütuf hazinesi tükenmiş midir? O hizmet için gerekli armağanları sağlayamaz mı? O, müjdecileri, çobanları ve öğretmenleri donatamaz mı? Kilisesinin çöldeki her çeşit tüm ihtiyaçlarını karşılamaya gücü yetmez mi? Eğer gücü yetmiyor ise o zaman biz neredeyiz ve ne yapacağız? Yardımımız nereden gelecek? Eski topluluk ne yapmak zorunda kalmış idi? Yehova’ya bakmak zorunda kalmış idi. Her ihtiyaç için mi? Evet, her şey için! Yiyecek, su, giysi, rehberlik, koruma ve her şey için. Tüm kaynakları O’nda idi. Bizim başka birine mi dönmemiz gerekiyor? Asla! Rabbimiz İsa Mesih bizim tüm başarısızlık ve zavallılığımıza, günahımıza ve sadakatsizliğimize rağmen tamamen yeterlidir. Rab İsa kutlu Yardımcı (Paraclete) Kutsal Ruh’u Halkı ile yaşaması ve Halkının içinde konut kurması – onları tek bir beden haline getirip göklerdeki diri Baş’ları ile birleştirmek - için aşağıya göndermiştir. Kutsal Ruh birliğin, paydaşlığın, hizmetin ve tapınmanın gücüdür. O bizi terk etmemiştir ve asla terk etmeyecektir. Yalnızca O’na güvenelim; O’ndan yararlanalım ve harekete geçmesi için O’na yer verelim. O’nun ateşini söndürecek, O’na engel olacak ya da O’nu üzecek her şeye karşı özenli bir şekilde dikkatli olalım. O’nu topluluktaki Kendi uygun yeri içinde kabul edelim ve her konuda ona teslim olalım, rehberliğine ve yetkisine boyun eğelim.

Kanaatimiz şu ki, gücün ve bereketin gerçek sırrı burada bulunmaktadır. Mahvolmuşluğumuzu inkar mı ediyoruz? Nasıl edelim? Bu durum gereğinden fazla aşikar bir şekilde orta yerdedir ve inkar edilmesi kabul edilmez şekilde parlayan bir gerçektir. Mahvolmuşluğa –ahmaklığa ve günaha -paydaşlığımızı inkar mı etmek istiyoruz? Tanrı kurtulmamız için farkına varmamız gereken tüm bu şeyleri daha derin hissetmemizi istemez mi? Ama biz Rabbin bizim ahmaklık ve sefilliğimiz gidermek için sunduğu lütfunu ve gücünü inkar ederek gücümüze ekleme mi yapacağız? Diri suların kaynağı olan Rabbi terk edip kendimize su tutmayan çatlak sarnıçlar mı yontacak, onlara şekil mi vereceğiz? Çağların Kayasına sırt çevirip kendi elimizin işi olan çatlak sarnıçlara mı güveneceğiz? Tanrı korusun! Yüreklerimizin dili İsa’nın adını düşünerek konuşmalıdır.

“Kurtuluş, acımın şifası ve
İhtiyaçlarımın karşılanması O’nun adında bulunur.
Her yarayı iyileştirecek merhem ve
İsteyebileceğim her şey O’nun adındadır.”

Ama okuyucumuz kilise örgütüne ait haksız isteklere en ufak bir prim dahi vermek istemediğimiz bilmelidir. Böyle bir şeyden kesinlikle tiksiniriz. Bu durumu kesinlikle mümkün olmayacak bir şey olarak görürüz. Böyle bir durumun fazlası ile alçak bir durum olduğuna inanırız. Ancak alçak bir konum ve alçalmış bir ruh bize günahımızı ve utancımızı fark ettirebilir. Korunmasını istediğimiz tek şey şudur: İsa’nın adıyla Tanrının kilisesinin her dönemde ve her koşulda yeterli olduğunun bilinmesidir. Elçilerin yaşadıkları dönemde o ad tüm güce sahip idi ve şimdi neden aynı şekilde bu güç devam etmesin? Bu en görkemli ad herhangi bir değişikliğe mi uğramıştır? Hayır, Tanrı’ya övgüler olsun ki hayır! O zaman O’nun adı şu anda bizim için de yeterlidir ve istediğimiz tek şey, bu ada tam olarak güvenmek ve bu eşsiz ve değerli ada cesur bir kararlılık ile başka hiç bir şeye güvenmeden güvenmektir. Adına övgüler olsun ki, O en küçük bir topluluk için bile aşağı inmiş ve şöyle demiştir: “Nerede iki ya da üç kişi toplanır ise, ben orada aralarındayım.” Bu sözler bu gün için de geçerli midir? Yoksa gücünü kaybetmiş midir? Artık uygulanabilir değil midir? Bu sözlerin iptal edildiğini hangi ayette okuruz?

Ah, imanlı okuyucu, size sesleniyorum, yüreğinizde taşıdığınız bu adın kanıtının kaynağı sonsuz gerçeğe bağlıdır, yani: Rab İsa Mesih’in Tanrının topluluğu için geçerli olan her şeye yeterli olan adı, tarihin her zamanı için mümkün olan her koşulda aynı güce sahiptir . 2 Size bu konuya yalnızca gerçek bir teori olduğu için seslenmiyoruz değerli okuyucu, bu adın yeterliliğini uygulamalı olarak kabul etmeniz ve sonra içerden olduğu gibi dışardan da İsa’nın varlığının derin bereketini hissetmeniz için seslendik. Bu bereketin bilinmesi için mutlaka tadılması gerekir, ama eğer bir kez bu bereket geçekten tadılır ise, asla unutulamaz ve yerine başka bir şey konulamaz.

Ama önümüzde açık olan kitabımızın giriş kısmına aslında böyle uzun bir açıklama yapmak gibi bir niyetimiz yok idi, şimdi okuyucumuzu belirli bir konu üzerinde dikkatli olmaya davet edeceğiz.

“Çöldeki topluluğa” (Elçilerin İşleri) dikkatli bir şekilde baktığımız zaman, bu topluluğun üç farklı gruptan oluştuğunu görürüz. Yani, savaşçılar, işçiler ve tapınanlar. Bu grupların ilki olan savaşçılara daha önce baktık ve her birinin “soyu” ile uyumlu olarak “standardına” uygun olan konumu aldığını ve Yehova’nın buyruklarını yerine getirdiklerini gördük. Ve şimdi kısa bir süre ikinci grup üzerinde duracağız ve aynı buyruğa göre kendilerine verilmiş olan işlerine ve hizmetlerine tek tek bakacağız. Savaşçıları gözden geçirdik, şimdi işçiler üzerinde dikkatimizi yoğunlaştıracağız.

Levililer tüm diğer oymaklardan farklı bir şekilde ayrı idiler ve çok özel bir konuma ve hizmete çağrılmışlar idi. Bu nedenle onlar hakkında şu sözleri okuruz: “Ne var ki, Levi oymağından olanlar öbürleri ile birlikte sayılmadı. Çünkü Rab Musa’ya şöyle demiş idi: ‘Ancak Levi oymağını sayma, öbür İsrailliler arasında yaptığın sayıma onları katma. Levilileri Levha sandığının bulunduğu konuttan, eşyalardan ve konuta ait her şeyden sorumlu kıl. Konutu ve bütün eşyalarını onlar taşısın. Konutun bakımını onlar yapsın ve çevresinde ordugah kursun. Konut taşınırken onu Levililer toplayacak; konaklanacağı zaman da onlar kuracak. Leviililer dışında konuta yaklaşan ölüm cezasına çarptırılacak. İsrailliler çadırlarını bölükler halinde kuracaklar. Herkes kendi ordugahında, kendi sancağının altında bulunacak. Ancak İsrail topluluğunun gazabıma uğramaması için Levililer Levha sandığının bulunduğu konutun çevresinde konaklayacak ve konuta bekçilik edecekler.” Çölde Sayım 1: 47-53) Ve sonra tekrar şu ifadeyi okuruz: “Rabbin Musa’ya verdiği buyruk uyarınca Levililer öbür İsrailliler ile birlikte sayılmadılar.” Çölde Sayım 2:33.

Ama neden Levililer ? Bu oymağa neden özellikle diğer oymaklardan farklı davranıldı ve böylesine kutsal ve değerli bir hizmet için Levililer çağrıldı? Levililer böyle özel bir davranışa neden mazur kaldılar? Onlarda özel bir kutsallık ya da iyilik mi mevcut idi? Şu sözlerde de göreceğimiz gibi ne doğaları ne de davranışları açısından diğerlerinden farklı bir oymak değildiler:” Şimon ileLevi kardeştirler, kılıçları şiddet kusar. Gizli tasarılarına ortak olmam, toplantılarına katılmam. Çünkü öfkelendikleri zaman adam öldürdüler. Canları isteyince sığırları sakatladılar. Lanet olsun öfkelerine, çünkü şiddetlidir. Lanet olsun gazaplarına, çünkü zalimcedir. Onları Yakup’ta bölecek ve İsrail’de dağıtacağım.” Yaratılış 49:5-7. Levililerin doğası ve davranışları işte böyle idi – bencil, vahşi ve zalim. Böyle bir oymağı diğerlerinden özel tutarak böylesine yüksek ve kutsal bir ayrıcalık konumuna getirmek çok dikkat çekici bir durumdur! Elbette ilk baştan en sona kadar onlara lütuf uygulandığını söyleyebiliriz. En kötü durumlarda uygulanan lütfun şekli işte böyledir. Lütuf derinliklerin en dibine kadar alçalır ve en parlak zaferlerini bu şekilde elde eder. “Mesih İsa günahkarları kurtarmak için dünyaya geldi” sözü güvenilir ve her bakımdan kabule layık bir sözdür. Günahkarların en kötüsü benim.” 1.Timoteos 1:15. “Bütün kutsalların en değersizi idim. Yine de Mesih’in akıl almaz zenginliğini uluslara müjdeleme ve her şeyi yaratan Tanrı’da öncesizlikten beri gizli tutulan sırrın nasıl düzenlendiğini bütün insanlara açıklama ayrıcalığı bana verildi.” Efesliler 3:8-9. 6.

Ama şu ifade ne kadar da çarpıcıdır: “Ey canım, sen kötülerin topluluğuna karışma ve onlarla birleşme. “ Tanrı’nın gözleri kötüye bakamayacak kadar saftır ve günaha bakamaz. Tanrı Levili’nin sırrına dahil olamaz ya da onun topluluğuna karışamaz idi. Böyle bir şey imkansızdı. Tanrının öz irade, şiddet ve zulüm ile hiç bir ilgisi olamaz idi. Ama Tanrı yine de Leviliyi Kendi sırrına dahil etti ve O’nu topluluğu ile birleştirdi. Leviliyi zulümün hakim olduğu konutundan dışarı çıkardı ve kutsal araçların ve kapların bulunduğu tapınakta görev yapması için ona imkan verdi. Bu davranışı lütuf idi – özgür ve egemen lütuf ve Levilinin tüm bereketlenmiş ve yüceltilmiş hizmetinin temeli işte bu lütuf sayesinde gerçekleşir. Levilinin ve kutsal bir Tanrının arasında ölçülmesi mümkün olmayan bir uzaklık var idi ve bu uzaklığı hiç bir insan özelliği ya da gücü kapatamaz idi. Kutsal bir Tanrının öz irade, şiddet ve zulüm ile hiç bir şekilde ilgisi olamaz idi. Ama bir lütuf Tanrısının bir Levi ile işi olabilir idi.  Tanrı böyle birini egemen lütfu ile ziyaret edebildi ve onu ahlak düşüklüğünün derinliklerinden yukarı yükseltti ve Kendisine yakın bir konuma getirdi.

Ah, Levilinin doğal konumu ve lütuf sayesindeki konumu arasında ne kadar da harika bir zıtlık! Zalim davranışların ve kutsal yerdeki kapların arasındaki ne büyük zıtlık! Yaratılış 34.bölümde söz edilen Levili ve Çölde sayım 3 ve 4. Bölümlerdeki Levili arasında ne kadar da büyük bir fark görmekteyiz. Ama şimdi gelin tanrının Levili’ye olan davranışına bakalım ve onu böyle bir bereket yerinin üstüne nasıl yerleştirdiğini görelim. Bunu yapar ike Çölde Sayım 8. Bölüme bakmaya ihtiyaç duyacağız ve bu bölümde tüm konunun sırrına vakıf olmamız sağlanacak. Göreceğimiz şey şudur: Levili’ye ait olan herhangi bir şey için izin yok idi ve olamaz idi; onun hiç bir yolunda kutsallık yok idi ve ve tek mevcut olan şey lütfun en mükemmel şekilde gösterilişi idi: doğruluk aracılığı ile egemen olan lütuf. Burada lütfun türünden ve öneminden söz ediyoruz. Bunu daha önceden işaret edilmiş olan şu ifadeyi göz önüne alarak yapıyoruz. “Şimdi tüm bunların hepsi onlara örnek olsun diye başlarına geldi.” Konu, Levililerin tüm bu şeyler aracılığı ile ne kadar uzağı gördükleri konusu değildir. Mesel, kesinlikle bu değildir. Sormamız gereken soru, “Levililer Tanrının kendilerine olan davranışlarında ne gördüler?” sorusu değildir; ama “bundan ne öğrenmemiz gerekir?” sorusudur.

“Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘Levilileri İsraillilerin arasından ayırıp arındır. Onları arındırmak için şöyle yapacaksın: Günahtan arındırma suyunu üzerlerine serp; bedenlerindeki tüm kıllarını traş etmelerini ve giysilerini yıkamalarını sağla. Böylece arınmış olurlar.” Çölde Sayım 8:5-7.

Burada örnek olarak tek tanrısal temizlik ilkesini görürüz. Bu ilke, doğaya ve doğanın tüm alışkanlıklarına ölüm uygulamaktır. Tanrının sözünün yaşayan ve diri bir şekilde yürek ve vicdanda etkili olması gerekir. Yukardaki bölümde sunulan çifte eylemden daha etkileyici hiç bir şey olamaz. Musanın aklayan suyu onların üstüne serpmesi gerekiyor idi ve sonra hepsi tümsaçlarını traş etmeli ve giysilerini yıkamalıydılar. Burada çok yüce bir güzellik ve özen söz konusudur. Tanrının taleplerini temsil eden Musa Levilileri bu taleplere uygun olarak temizler. Ve onlar temizlenmiş olarak doğal olarak büyüyen tüm kıllarını traş edebilir ve giysilerini yıkayabilirler; tüm bunların ifade ettiği şey uygulamada şudur: alışkanlıklarını Tanrının sözüne uygun olarak temizlemek. Tanrı bu şekilde, Levilinin doğal konumu olan öz irade, şiddet ve zulmün icabına bakıyor idi. Saf su ve keskin traş bıçağı harekete geçmeye çağrılıyorlar idi. Yıkanma ve traş olma sürekli olan eylemler idi, öyle ki Levili kutsal yerin kaplarına yaklaşabilmek için uygun olabilsin.

Tüm bunlar her durum için geçerli idiler. Tanrının işçileri arasında doğal olan hiç bir şey yok idi, Tanrı izin vermez idi. Tanrının hizmetinde doğaya özgü eylemleri sıralama girişimi kadar ölümcül bir hata asla mevcut olmamıştır. Mesele insan çabasını nasıl geliştirmek ya da nasıl düzenlemek meselesi değildir. Önemli olan doğanın gelişmesideğil ölümünün gerçekleşmesidir. Okuyucu için uygulanması gereken bu önemli gerçeğin net ve güçlü bir şekilde kavranmasıdır. İnsanoğlu denge konusunda ölçülmüş ve talepkar bulunmuştur. İnsana bu konuda bir dengeleme uygulanmıştır ve insan çarpık bulunmuştur. Reform ya da yenilenme peşinden gitmek gibi bir şey söz konusu olamaz, mümkün değildir. Sudan ve traş bıçağından başka hiç bir şey kurtuluş getirmeyecektir. Tanrı, insan tarihini kapatmıştır. İnsan tarihini Mesih’in ölümü ile sona erdirmiştir. Kutsal ruhun insan vicdanı üzerinde baskı yaptığı ilk büyük gerçek şudur: Tanrı insan doğası üzerindeki haklı hükmünü vermiştir. Ve her bir insan bu hükmü kendisi için kabul etmelidir. Bu bir düşünce ya da duygu meselesi değildir. Bir kişi şöyle diyebilir, “Bana söylendiği kadar kötü olduğumu görmüyorum ya da hissetmiyorum. Bu sözlere yanıtımız şu olacaktır: Bu gerçeği ya da konuyu hiç bir şekilde etkilemez. Tanrı bizimle ilgili yargısını beyan etmiştir ve insanın ilk görevi bunu kabul etmek ve buna boyun eğmektir. Bir Levilinin Tanrının kendisi ile ilgili söylediği sözü kabul etmemesi bu Leviliye ne yarar sağlayacaktır? Bu, kendisi hakkındaki meselenin gerçekliğini değiştirecek mi ya da değiştirebilir mi? Hiç bir şekilde değiştiremez! Levili bunu hissetse de hissetmese de tanrısal gerçek aynı şekilde kalır. Ama şurası kesindir ki, bilgelik yolundaki ilk adım, bu gerçeğin ağırlığı altında eğilmektir.

Tüm bu gerçekler, “su” ve “traş” ve “yıkanma” ve “traş olma” eylemlerinde örnek olarak ifade edilir. Bundan daha önemli ya da etkileyici hiç bir şey olamaz. Bu eylemler insan doğasının üzerine inen ciddi ölüm hükmünü ortaya koyarlar. Ve bu insan doğasının üretmiş olduğu yargının infazını onaylarlar.

Ve şimdi de izninizle şunu soralım: Hristiyanlığın ilk eyleminin anlamı nedir? Vaftiz eylemi mi? Bu eylem, düşmüş doğa olan “eski yaratığın” tamamen bir kenarda kaldığı ve bizim tamamıyla yepyeni bir konuma getirildiğimizi ifade eden kutlu gerçeği ortaya koymaz mı? Gerçekten de öyledir. Ve o zaman traş bıçağını nasıl kullanmalıyız? Her gün katı bir yargı aracılığı ile; doğanın büyümesine ait olan her şeyin katı reddedişi aracılığı ile mi? Tanrının çöldeki tüm yolcuları için izlenecek olan gerçek yol budur. Yaratılış 34. Bölümde Levi’nin Şehem’e olan davranışına baktığımız ve Yaratılış 49. Bölümde onunla ilgili kayda göz attığımız zaman, şu soru aklımıza gelebilir: Nasıl olur da böyle birine kutsal yerdeki kapları taşıma görevi için izin verilir? Yanıt şudur. Levilinin göreve çağrılışında parlayan, lütuftur. Ve Levilinin temizlenişinde de kutsallık parlamaktadır. Levili bu göreve tanrısal lütfun zenginlikleri ile uyumlu bir şekilde çağrıldı, ama görev için uygun hale getirilmesi tanrısal kutsallığın taleplerine uygun şekilde gerçekleşti.

Böylece aynı şeyin Tanrının tüm işçileri için geçerli olması gerektiğini görüyoruz. Ancak doğa çarmıhın altına getirildiği ve öz yargının keskin traş bıçağı kullanıldığı zaman, Tanrının verdiği görev için uygun hale geldiğimizden tam emin olduğumuz zamandır. Öz irade Tanrının görevinde asla yer alamaz. Hayır! Eğer gerçek hizmetin ne olduğunu bilmek istiyor isek öz iradenin bir kenara atılması şarttır. Ama ne yazık ki, öz irade mevcuttur! Eğer tanrısal varlığın ışığı altında yargılanır ise, öz iradenin hizmete geçen büyük bir kısmı göz ile görülecektir ama hizmetin ürünü huzursuz bir iradenin ürünü olacaktır. Bu konu çok ciddi bir konudur ve bizden çok gayretli bir dikkat talep eder. Bu konuda üzerimizde gereğinden fazla bir sansür uygulayamayız. Yürek o kadar aldatıcıdır ki, aslında gerçekte yalnızca kendimizi hoşnut ettiğimiz halde Rabbin işini yapmakta olduğumuz gibi hayali bir düşünceye yönlendirilebiliriz. Ama eğer gerçek hizmetimizin yoluna girecek olur isek, o zaman giderek daha çok Adem doğasından ayrılmayı arzu etmek zorunda kalırız. Öz iradesi ile hareket eden Levili yıkanma ve traş olmanın örnek sürecinden geçmek zorundadır, öyle ki, İsrail Tanrısının doğrudan ataması aracılığı ile bu yüce hizmette yer alabilsin.

Ama Levililerin görev ve hizmetlerini detaylı bir şekilde incelemeye geçmeden önce, Mısırdan Çıkış 32. Bölümdeki bir olaya kısa bir an için bakmalıyız. Bu bölümde Levililer çok önemli ve çok dikkat çeken bir şekilde hareket ederler. Okuyucunun hemen algılamış olduğu gibi altın buzağıdan söz edeceğiz. Musanın yokluğu sırasında halk Tanrıya bakışını ve O’nun taleplerini öylesine unutmuştu ki, altından eritilerek yapılan buzağının önünde yere kapandılar. Bu korkunç eylemleri hemen şu kısa yargıyı getirdi: “Musa halkın başı boş hale geldiğini gördü. Çünkü Harun onları dizginlememiş ve düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu. Musa ordugahın girişinde durdu. ‘Rab’den yana olanlar yanıma gelsin’ dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı. Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı Rab diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu ve yakınını öldürsün.’ Levililer Musanın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü. Musa, ‘Bu gün kendinizi Rabbe adamış oldunuz’ dedi. Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bu gün Rab sizi kutsadı.”  Mısır’dan Çıkış 32:25-29.

Bu olay halkı test eden bir durumu yansıtmaktadır. Bu büyük mesele ile vicdan ve yürek baskı altına alındığı zaman, zaten bundan farklı bir durum gelişemez. “Kim Rab’den yana?” Bundan daha çok yürek araştıran bir soru sorulamaz idi. Sor, “Çalışmak için kim istekli?” değil idi. Hayır! Soru, bundan çok daha derin ve daha araştırıcı bir soru idi. Soru, kimin nereye gideceği ya da ne yapacağı ile ilgili değil idi. Yapmak ve gitmek arasında çok büyük bir fark olabilir ve tüm bu süreç içinde kırılmamış bir irade dindar doğaya tabi olarak hareket ederek kişinin kendisini ve diğerlerini kandırmaya eğilimli bir bağımlılık ve dindarlık görüntüsü ortaya koyar.

Ama “Rab’den yana olmak” kişinin iradesinin teslim edilmiş olduğunu ima eder. Evet, kişi kendisini teslim etmiştir ve bu teslimiyet gerçek hizmetkar – gerçek işçi -için elzemdir. Tarsuslu Saul şu soruyu sorduğu zaman bu konumda idi: “Rab, ne yapmamı istiyorsun?” Tanrının kilisesine şiddet ve vahşet ile zulmeden bir öz iradenin ifadesinde yer alan ne önemli sözler!

“Rab’den yana olan kim?” Değerli okuyucu, sen Rab’den yana mısın? Bir araştırma yap ve anla! Kendini yakından incele. Meselenin “ne yaptığın ile” hiç bir ilgisi olmadığını hatırla. Hayır, mesele bundan daha derin bir meseledir. Eğer Rab’den yana isen, o zaman her şey için hazırsın demektir. Sakin durarak beklemeye ya da ileri hareket etmeye hazırsındır. Sağa ya da sola gitmeye, aktif olmaya ya da sakin olmaya, ayaklarının üzerinde durmaya ya da sırt üstü yatmaya hazırsın demektir. Asıl önemli olan nokta budur, yani, kendini bir başkasının taleplerine teslim etmek ve bu bir başkası Rab İsa’dır.

Bu düşünce, yoğun bir düşüncedir. Gerçekten de bu araştırıcı soru olan “Rab’den yana olan kimdir?” sorusu hali hazırdaki en önemli sorudur; bundan daha önemli bir soru yoktur. Bizler, öz iradenin yoğun bir şekilde yaşandığı günlerdeyiz. İnsanoğlu, özgürlüğü ile kendini yüceltmektedir. Ve bu durum özellikle dini konularda çok öne çıkar. Durum aynı, Mısırdan Çıkışın otuz ikinci bölümünde yer alan İsrail ordugahındaki altın buzağı günlerinde olduğu gibidir. Musa ortalarda yoktu ve insan iradesi çalışıyordu ve tehlikeli araç harekete geçmeye çağrılmış idi.

Ve tüm bunların sonucu ne oldu? Altın buzağı ve Musa geri döndüğü zaman, halkı putperestlik ve çıplaklık içinde buldu ve sonra da ciddi ve test eden soru soruldu: “Rab’den yana olan kimdir?” Bu durum olayı bir mesele haline getirdi ya da halkı denenmeye koydu. Aynı bilgelik bu gün için de geçerlidir. İnsan iradesi her zaman aynıdır ve bu durum din konuları için de geçerlidir. İnsan, kendi ışığı ile, kendi iradesinin özgürlüğü ile ve kendi yargısının bağımsızlığı ile övünür. Burada Mesih’in Rab’liğinin inkar edilmesi söz konusudur ve bu nedenle bu konuya iyi bakmamız ve gerçekten kendimize karşı olarak Rabbin yanında yer almaya bakmalıyız. Öyle ki O’nun yetkisine sade bir boyun eğiş ile karşılık verebilelim. O zaman karakterimizin ve hizmetimizin miktarı ile meşgul olmayız ve Rabbin isteğini yerine getirmek bizim için en önemli konu haline gelir.

Şimdi, Rabbin yetkisi altında bu şekilde hareket etmek, eylem alanımızı sık sık dar bir görüntü haline getirebilir. Ama bunu değiştirmek elimizden gelmemelidir. Eğer bir efendi hizmetkarına, koridorda durmasını ve kendisi zili çalana kadar hiç hareket etmemesini söyler ise, hizmetkarın yapacağı şey nedir? Kesinlikle hareket etmeden durmak; diğer hizmetkar arkadaşları onun bu konumunu ya da davranışını hatalı bulur ve onu bir işe yaramamazlık ile suçlasalar bile bu hizmetkar efendisinin kendisini onayladığını ve haklı bulduğunu bilerek huzur içinde dinlenebilir. Bu durum yüreği içten olan her hizmetkar için geçerlidir; Rabbinin isteğini yerine getirmek için arzu duyan böyle bir hizmetkar için hareketsiz durmak asla büyük bir olay değildir. O zaman altın buzağı dönemindeki İsrail ordugahı ve insan iradesinin hüküm sürmeye devam ettiği günümüzdeki kilise için sorulacak soru aynıdır:” Rab’den yana olan kimdir?” Çok önemli bir soru! Soruda dinden yana olanların, hayırseverlik ya da din ve ahlak reformundan yana olanların kim oldukları sorulmaz! Bu konulardan yana olanların sayıları çok olsa da irade yine de tamamen kırılacaktır. Şunu unutmayalım: bu gerçeğin sürekli olarak aklımızda kalması gerekir. Hayırseverliğin, dindarlığın ve ahlak reformunun çeşitli planlarını sağlamakta çok gayretli olabiliriz, ama bunu yapar iken, öz irademizi besleyerek her zaman kendimize hizmet etmiş oluruz. Bu, çok ciddi ve önemli bir gözlemdir. Ve bizim bu önemli öğüde kulak asmamız gerekir. Şu anda insan iradesinin gayretli bir şekilde şımartıldığı bir andan geçmekteyiz. Kesin olarak inanıyoruz ki, bu kötülüğün gerçek çözümü şu önemli sorunun içinde gizlenmiş olarak bulunacaktır. “Rab’den yana olan kimdir?” Bu sorunun içinde yoğun bir pratik güç mevcuttur. Gerçekten Rab’den yana olmak, O’nun her ne olur ise olsun bizi çağırmaya uygun gördüğü her şey için hazır olmak demektir. Eğer sahici bir gerçeklik ile can, “Rab, ne yapmamı istiyorsun?” sorusunu sorma noktasına getirilir ise ve “Konuş Rab, çünkü hizmetkarın dinliyor” yanıtı alınıyor ise o zaman her şey için hazırız demektir. Bu nedenle Levililerin durumunda onlar, “öz kardeşlerini, öz oğullarını ve komşularını öldürmeye” çağrıldılar. Bu et ve kan için yapacağı korkunç bir iş idi. Ama bulundukları an bunu talep ediyor idi. Tanrının talepleri açık ve ağır bir şekilde saygısızlığa uğratılmış idi. İnsan gücü işe girişmiş ve altın bir buzağı yapılmış idi. Tanrının yüceliği oy yiyen bir öküzün benzerliğine değiştirilmiş idi ve bu yüzden Rab’den yana olan herkes kılıcını kullanmaya çağrıldı. Doğal yapı şöyle diyebilir: “Hayır, yumuşak, nazik ve lütufkar olalım. Şiddet yerine nezaket ile daha çok şey başarabiliriz. İnsanları yaralamanın hiç bir yararı olamaz. Sevgide şiddetten daha büyük güç mevcuttur. Birbirimizi sevelim.” Böylece doğal yapı kendi önerilerini ortaya koymuş olabilir – mantık ileri sürüp tartışabilir. Ama buyruk kesin ve net idi: “Herkes kılıcını kuşansın.” Altın buzağı orada iken var olan tek şey kılıç idi. Öyle bir anda sevgiden söz etmek İsrail Tanrısının adil taleplerine kayıtsız kalmak olur idi. Duruma uygun olan hizmeti yerine getirmek sahici bir itaat ruhu tarafından gerçekleştirilebilir. Bir hizmetkarın mantık yürütmek ile işi yoktur; o yalnızca kendisine söyleneni yapmak ile yükümlüdür. Eğer soru sorar ya da kendi fikrini söyler ise, o zaman bir hizmetkar olarak konumunu terk etmiş olur. Öz kardeşi öz akrabayı ya da bir komşuyu öldürmek zorunda bırakılmak korkunç ötesi bir eylem olarak görülebilir. Ama rabbin sözü yeterince buyurgan idi; karşı koymaya yer bırakmıyor idi. Ve Levililer lütuf aracılığı ile tam ve hazır bir itaat ile boyun eğdiler. “Levioğulları Musa’nın sözünü yerine getirdiler.”

Bu yol, Tanrının işçileri olacak ve öz iradenin baskın olduğu bu dünyada Mesih’in hizmetkarları olacak kişiler için tek gerçek yoldur. Mesih’in Efendi olduğuna ilişkin gerçeğin yüreklere kazınmasının önemi çok büyüktür. Mesih’in Efendiliği işin ve davranışın tek düzenleyicisidir; binlerce soruyu yanıtlar. Eğer yürek Mesih’in yetkisine gerçekten boyun eğer ise, o zaman O kendisini hangi eyleme çağırır ise -hareketsiz durmaya ya da ileri gitmeye, az ya da çok yapmaya, aktif ya da pasif olmaya – hazır olacaktır. Gerçekten itaatkar olan bir yürek için mesele kesinlikle, “Ne yapıyorum ya da nereye gidiyorum?” meselesi değildir. Mesele o zaman yalnızca “Rabbimin isteğini yerine getiriyor muyum?” meselesi olacaktır.

Levililerin bulunduğu konum işte bu idi. Ve bu konu ile ilgili olarak Malaki’de de belirtilen şu tanrısal yoruma dikkat edin. “Levi ile yaptığım antlaşmanın sürmesi için size bu buyruğu gönderdiğimi bilesiniz.” Böyle diyor, Her Şeye Egemen Rab. Onunla yaşam ve esenlik verecek bir antlaşma yaptım ve bana saygı göstersin diye kendisine bunları verdim. Benden korkup adıma saygı gösterdi. Doğru öğüt ağzında idi. Dudaklarında hile yok idi. Benimle esenlik ve doğruluk içinde yürüdü. Birçoklarını da suç yolundan döndürdü.” Malaki: 2:4-6. Aynı zamanda Musa’nın ağzı ile ilan edilen berekete de dikkat edin: “Levi için de şöyle dedi: “Ya Rab, senin Tummim’in ve Urim’in sadık kulun içindir. Onu Massa’da denedin. Meriva sularında onunla tartıştın. O annesi ve babası için ‘Onları saymıyorum’ dedi. Kardeşlerini tanımadı, çocuklarını bilmedi ama senin sözünü tuttu ve antlaşmana bağlı kaldı. İlkelerini Yakup soyuna, yasanı İsrail’e öğretecekler. Senin önünde buhur, sunağında tümü ile yakmalık sunular sunacaklar. Ya Rab, onları el attıkları her işte kutsa, yaptıklarından hoşnut ol. Ona karşı ayaklananların ve ondan nefret edenlerin belini kır, bir daha ayağa kalkmasınlar!” Yasanın Tekrarı 33:8-11.

Bir Levinin öz ailesini, kardeşlerini ya da komşularını tanımadan öldürmesi tarifi imkansız bir şiddet ve zulüm olarak görülebilir. Ama Tanrının istekleri kesin idi. Ve Rabbimiz İsa Mesih de bu ciddi sözleri ilan etmiştir. “Eğer biri bana gelip de babasını, annesini, çocuklarını, kardeşlerini ve hatta kendi canını gözden çıkarmaz ise, öğrencim olamaz.” Luka 14:26.

Bunlar anlaşılması kolay olan basit sözcüklerdir ve bize, tüm gerçek hizmetimizin dibinde yatan gerçeğin sırrını bildirirler. Hiç kimse bu sözler ile “doğal sevgiye sahip olmayın” ifadesinin kast edildiğini düşünmesin. Bu tür bir düşünce bizlerden uzak olsun. Eğer böyle düşünür isek, ahlaki açıdan son günlerdeki sapıklıkları yapan kişiler oluruz. (Bakınız 2.Timoteos 3:3) Ama doğal sevginin taleplerinin Mesih’e olan tüm yürek ile bağlılık hizmetimizin yoluna çıkmasına izin verdiğimiz ve kardeşlerimizin sevgisine Mesih’e olan bağlılığımızdan daha yüksekte olan bir yer verir isek, o zaman O’nun hizmeti için uygun olmayız ve O’nun hizmetkarlarının adına layık olmayız. Burada özen ile dikkat etmemiz gereken şey şudur: Levinin, Rabbin hizmetinde görevli olma ünvanının ahlak zeminini oluşturan gerçeğin anne ve babasının görmemesi, kardeşlerini tanımaması ya da öz çocuklarını bilmemesidir. Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek, Levili’ye, doğasının taleplerini tamamen bir kenara bırakacak güç sağlanmış ve Yehova’nın taleplerine yüreğinde ilk yeri vermesi için kuvvet verilmiştir. Tekrar ediyoruz, bu durum hizmetkarın karakterinin tek gerçek temelidir.

Bu düşünceyi kabul etmek gerçekten zordur ve bu düşünce imanlı okuyucunun çok ciddi bir şekilde dikkatini talep eder. Dışardan hizmet gibi görünen boş çabalar olabilir – görünürde büyük bir gidiş geliş ve eylem ile sözler vardır ve tüm bunlara rağmen gerçek bir Levili hizmetinin zerresi bile söz konusu değildir. Evet, tüm bunlar Tanrının gözünde yalnızca iradenin huzursuz eylemlerinden ibarettir. “İrade, Tanrının hizmetinde, dini konularda kendisini nasıl gösterir?” diye sorulabilir. Ne yazık ki, irade kendisini gösterebilir ve gösterir. Ve genellikle işte ve hizmetteki göz ile görünen enerji ve verim yalnızca iradenin enerjisi ile ilgilidir. Bu mesele, özellikle ciddi bir meseledir. İrade, tanrısal huzurun ışığında en katı öz yargıyı getirir. Gerçek hizmetin büyük eyleme ihtiyacı yoktur, ama Rabbimizin isteğine derin teslimiyette ve bunun var olduğu yerde anne ve babanın, kardeşlerin ve çocukların taleplerini göz ardı etmek için hazır olma durumu mevcuttur. Öyle ki, Rab olarak sahip olduğumuz Kişi’nin isteğini yerine getirebilelim. Evet, anne ve babamızı, çocuklarımızı ve kardeşlerimizi sevmemiz gerektiği doğrudur. Konu, bu kişileri daha az sevmemiz gerektiği değil, Mesih’i onlardan daha çok sevmemiz gerektiğidir. Eğer Tanrının gerçek işçileri, Mesih’in gerçek hizmetkarları ve çöldeki gerçek Levililer olacak isek, o zaman O’nun ve O’nun isteklerinin yüreğimizde ilk sırayı alması gerekir. Burada sözü edilen olayda Levinin eylemine dair işaret edilen budur. Tanrının talepleri sorgulanıyor idi ve bu yüzden doğanın taleplerine bir an için bile yüz verilmemeli idi. Anne ve babalar, kardeşler ve çocuklar bizler için son derece değerlidirler ama yine de İsrail’in Tanrısının yüceliği ot yiyen bir buzağı benzerliğine dönüştürüldüğü zaman, bizim amacımıza engel teşkil etmemelidir.

Tüm ciddiyeti ve önemi ile meselenin tamamı burada yatar. Doğal ilişkilerin tüm talepleri, görevleri ve sorumluluklarının bağları yürekleri, zihinleri ve vicdanları Tanrının gerçeğinin uyumlu gücü altına uygun bir şekilde getirildikleri zaman, uygun yerlerini bulacaklardır. Hiç bir şey Tanrı’ya ve Mesih’e gerçekten uygun olan doğal ilişkiler altında bina edilmiş olan bu hakların önüne geçmemelidir. Bu konu çok gerekli ve üzerinde düşünülmesi gerekli olan bir konudur ve biz özellikle genç imanlı okuyucumuza bunu vurgulamak isteriz. Öz irade ve kendini hoşnut etme gibi ruhlara karşı her zaman tetikte olmamız gerekir, çünkü bunlar sözde dini hizmet ya da dini iş giysilerine büründükleri zaman en tehlikeli şekillerini alırlar. Doğal ilişkilerin taleplerini göz ardı ettiğimiz zaman, yalnızca ve doğrudan tanrının talepleri aracılığı ile yönetildiğimizden gerçekten emin olabiliriz. Levilinin durumunda mesele bir güneş ışını kadar net idi ve bu yüzden kritik an, sevgi öpücüğü ile değil, yargının “kılıcı” ile ilgili idi. Bu nedenle aynı zamanda tarihimizde de bir an için bile doğal ilişkinin sözüne kulak vermek rabbimiz İsa Mesih’e karşı açık bir sadakatsizlik olacaktır.

Yukarıda belirtilen ifadeler okuyucuya Levililerin Mısırdan Çıkış 32. Bölümdeki eylemlerini ve Luka 14:26 ayetindeki sözlerini anlaması açısından yardımcı olacaktır. Tanrının Ruhu gerçeğin uygun gücünü fark etmemiz ve göstermemiz için bizi güçlendirsin!

Şimdi bir süre için Çölde Sayım 8.bölümdeki Levililerin adanma işlemi üzerinde duralım, öyle ki, tüm konuyu zihinlerimizde canlandırabilelim. Bu konunun Tanrının işçileri olmayı arzu eden herkes için pek çok buyruk ile dolu bir konu olduğu gerçektir.

Daha önce belirtilmiş olduğu gibi, “yıkama” ve “traş olma” gibi törensel eylemlerden sonra “Bir boğa ile tahıl sunusu için zeytin yağı ile yoğrulmuş ince un alsınlar, günah sunusu için sen de başka bir boğa alacaksın. Levilileri buluşma çadırının önüne getir ve bütün İsrail topluluğunu da topla. Levilileri Rabbin huzuruna getireceksin. İsrailliler ellerini üzerlerine koyacaklar. Harun, Rabbin hizmetini yapabilmeleri için İsraillilerin arasından adak olarak Levilileri Rabbe adayacak.” Çölde Sayım 8: 8-11.

Burada bize Mesih’in ölümü ile ilgili iki önemli ve büyük görünüm örnek olarak sunulmaktadır. Günah sunusu bu görünümlerden birini, yakmalık sunu ise diğerini teşkil eder. Burada, “Levililer Hakkında Notların” ilk bölümlerinde yapmış olduğumuz gibi bu sunuların detaylarına girmeyeceğiz. Burada üzerinde gözlem yapacağımız yalnızca günah sunusundaki Mesih olacak; günah sunusunda Mesih’i ağaç üzerinde günahı Kendi bedeninde taşıyarak ve Tanrının günaha karşı olan gazabına katlanarak görürüz. Yakmalık sunuda ise Mesih’i günah için kefaret ettiği anda bile Tanrıyı yüceltirken görürüz. Her ikisinde de kefaret edilir ama ilkinde söz edilen kefaret günahkarın ihtiyacının derinliği ile uyumludur. İkincisinde ise kefaret, Mesih’in Tanrıya olan adanmışlığının ölçüsü ile uyumludur. İlkinde günahın iğrençliğini ve ikincisinde ise Mesih’in ne kadar değerli olduğunu görmekteyiz. Söylememize gerek yok, her ikisinde de Mesih’in ölümü ile gerçekleşen aynı kefaret mevcuttur ama iki farklı görünüm ile sunulur.3

Levililer şimdi ellerini hem günah sunusunun hem de yakmalık sununun üzerine koydular ve elleri ile yaptıkları bu eylemleri sunularla özdeşleşmenin basit gerçeğini ifade etti. Ancak her durumdaki sonuç birbirinden ne kadar farklıdır! Levi ellerini günah sunusunun başının üzerine koyduğu zaman, bu eylemi, onun tüm günahlarının, tüm suçlarının, tüm zalimliğinin ve tüm şiddetinin ve öz iradesinin kurbana aktarıldığı anlamına gelir. Ve öte yandan Levili ellerini yakmalık sununun başının üzerine koyduğu zaman, kurbanın tüm kabul edilebilirliği ve tüm mükemmelliği Leviliye aktarılır idi. Burada elbette örneğin anlamlarından söz ediyoruz. Burada, Levilinin bu konulara zihinsel olarak girişi hakkında herhangi bir şeyden söz etmiyoruz. Belirtmek istediğimiz yalnızca törensel olarak sunulan bu örneğin anlamını açıklamaktır. Ve şurası kesindir ki, konuya her iki açıdan da yani, hem günah sunusu hem de yakmalık sunu açısından baktığımız zaman, “elleri kurbanın başının üzerine koymak” örneği kadar etkileyici başka hiç bir örnek olamaz. Tüm bu konular ile ilgili öğretişi, 2.Korintliler kitabının 5.bölümünün sonunda yoğun olarak okuruz: “O, günah nedir bilmeyen Mesih’i bizim için günah yaptı, öyle ki, biz O’nda Tanrının doğruluğu olabilelim.” “Levililer Harun ile oğullarının önünde duracaklar. Onları adak olarak Rabbe adayacaksın. Levilileri öbür İsraillilerin arasından bu şekilde ayıracaksın. Leviililer benim olacak. Sen  onları arındırıp adak olarak adadıktan sonra Levililer buluşma çadırındaki hizmeti yerine getirmeye başlayacaklar. Çünkü İsrailliler arasından Levililer tümü ile bana verilmiştir. İlk doğanların, İsrailli kadınların doğurdukları ilk erkek çocukların yerine onları kendime ayırdım. İsrailliler arasında ilk doğan insan ya da hayvan benimdir. Mısır’da ilk doğanları yok ettiğim gün onları kendime ayırdım. İsrail’de ilk doğan erkek çocukların yerine Levilileri seçtim. İsrailliler kutsal yere yaklaştıkları zaman belaya uğramamaları için onların adına buluşma çadırındaki hizmeti yerine getirmek ve günahlarını bağışlatmak üzere, onların arasından Levilileri Harun ile oğullarına armağan olarak verdim. Musa, Harun ve tüm İsrail topluluğu Levililer için söyleneni yaptılar, İsrailliler Rabbin Musa’ya Levililer ile ilgili verdiği her buyruğu yerine getirdiler.” Çölde Sayım 8:13-20.

Rabbimizin Yuhanna 17: 6-10 ayetleri aracılığı ile şu sözleri ile bize ne kadar güçlü bir hatırlatmada bulunulur: “Dünyadan bana verdiğin insanlara senin adını açıkladım. Onlar senindiler, bana verdin ve senin sözüne uydular. Bana verdiğin her şeyin senden olduğunu şimdi biliyorlar. Çünkü bana ilettiğin sözleri onlara ilettim ve onlar da kabul ettiler. Senden çıkıp geldiğimi gerçekten anladılar ve beni senin gönderdiğine iman ettiler. Onlar için istekte bulunuyorum. Dünya için değil, bana verdiğin kimseler için istekte bulunuyorum. Çünkü onlar senindir. Benim olan her şey senindir, seninkiler de benimdir. Ben onlarda yüceltildim.”

Levililer ayrılmış bir halk idi – Tanrının özel malı idiler. İsrail’de tüm ilk doğanların yerini aldılar; Kuzunun kanı aracılığı ile mahvedicinin kılıcından kurtarılmış olanların yerini aldılar. Onlar Tanrı için ayrılmak üzere ölmüş ve dirilmiş bir halkın örnekleri idiler ve Tanrı aracılığı ile baş kahin Harun’a buluşma çadırında hizmet etmek üzere bir armağan olarak sunuldular.

Öz iradesi güçlü, hain ve zalim bir Levi için ne kadar değişik bir konum! Lütfun ne kadar da büyük bir zaferi! Kefaret kanının ve saf kılan suyun yeterliliklerine dair ne kadar etkili bir örnek! Doğaları ve davranışları yüzünden Tanrıdan uzaktılar, ama kefaret “KANI” ve saf kılan su ve öz yargının “traşlanması” bereketli işlerini yapmışlardı ve bu nedenle Levililer Harun’a ve oğullarına buluşma çadırındaki kutsal hizmetlerde birlikte çalışmak için Harun’a ve oğullarına bir armağan olarak sunuldukları bir yer elde ettiler.

Tüm bu anlatılanlarda Levililerin Tanrının halkı için çarpıcı bir örnek teşkil ettiklerini görmekteyiz. Tanrının halkı düşmüş olduğu derinlikten kaldırıldı ve günahkarlar olarak mahvolmaktan kurtarıldılar. Onlar Mesih’in değerli kanında yıkandılar, sözün uygulanması aracılığı ile arındırıldılar ve her zaman katı öz yargı uygulamasına çağrıldılar. Böylelikle çağrılmış oldukları kutsal hizmet için uygun kılındılar. Ve Tanrı onları Oğlu’na verdi, öyle ki, onlar bu dünyada Mesih’in işçileri olabilsinler. “Onlar senindiler ve sen onları Bana verdin.” Ne kadar harika bir düşünce! Bizden bu şekilde söz edildiğini düşünmek! Tanrının malı olduğumuzu ve Oğlu’na armağan edildiğimizi düşünmek! Tüm bunların hepsinin insan düşüncesinin ötesine geçtiğini söyleyebiliriz. Konu, yalnızca cehennemden ya da sonsuz ölümden kurtarıldığımız değildir. Evet, bu gerçektir, ancak yalnızca bağışlanmak, aklanmak ve kabul edilmek ile kalmadık; tüm bunlar gerçektir. Ama bizler bu dünyada Rabbimiz İsa Mesih’in adı, tanıklığı ve yüceliği aracılığı ile yüce ve kutsal bir iş yapmaya çağrıldık. Gerçek Levililer olarak işimiz budur; savaşçılar olarak ise, savaşmaya çağrıldık; kahinler olarak tapınma aracılığına sahibiz. Ama Levililer olarak hizmet etme sorumluluğumuz var ve hizmetimiz bu kurak çöl sahnesinde buluşma çadırının karşıt örneğini yerine getirmektir. Ve bu buluşma çadırı Mesih için verilen bir örnek idi. Hizmetimizdeki farklı çizgiyi oluşturan budur. Biz böyle bir hizmet için çağrıldık – böyle bir hizmet için ayrı kılındık.

Okuyucu hiç kuşkusuz ilgisi sayesinde şu gerçeğin farkına varacaktır: Bu “Çölde Sayım” adlı kitapta ve yalnızca bu kitapta Levililer ile ilgili tüm değerli ve eğitici ayrıntılar ile bilgilendirilecektir. Bu konuda kitabımızın karakteri ile ilgili canlı bir örneğe sahibiz. Burada, Tanrının işçileri ve aynı zamanda Tanrının savaşçıları ile ilgili tam ve uygun bir görüşe bu çöl bakış açısından sahibiz.

Ve şimdi Çölde Sayım kitabının 3.ve 4.bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatılan Levililerin hizmetlerini kısa bir süre için inceleyelim. “Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘Kahin Harun’a yardım etmek üzere Levi oymağını çağırıp görevlendir. Buluşma çadırında Harun ile tüm topluluk adına konut ile ilgili hizmeti yürütsünler. Buluşma çadırındaki bütün eşyalardan sorumlu olacak, İsrailliler adına konuta ilişkin hizmeti yerine getirecekler. Levilileri Harun ile oğullarının hizmetine ver. İsrailliler arasında tümü ile onun hizmetine ayrılanlar onlardır.” Çölde Sayım 3: 5-9.

Levililer İsrail’in tüm topluluğunu temsil ediyorlar idi ve kendileri adına hareket ettiler. Bunun nedeni şu gerçekten ortaya çıkar: İsrailoğulları da, aynı Levililerin ellerini kurbanların üzerine koydukları gibi ellerini Levililerin başları üzerine koydular. (Bakınız Çölde Sayım 8:10) Bu el koyma eyleminin anlamı özdeşleşmektir; öyle ki, Levililer bununla uyumlu olarak çöldeki Tanrı halkının farklı bir görüşünü teşkil edebilsinler; bize onları bir gayretli işçiler topluluğu olarak sunarlar ve aynı zamanda yalnızca oradan oraya koşan ve kendi görüşlerine doğru gibi görüneni yapan çaresiz işçiler olduklarına da dikkatimizi çekerler. Eğer savaşçı kişiler soylarını ilan etseler ve onların bağlanacakları standartlarını belirtmiş olsalar idi, o zaman Levililerin de çevresinde toplanacak ve onların işlerini yapacak merkezleri olur idi. Her şey Tanrının yapabileceği şekilde açık, farklı ve tanımlanmış durumda idi ve bunun da ötesinde her şey baş kahinin anlık yetkisi ve yönlendirmesi altında idi.

Bu düşünceye en çok ihtiyacı olacak kişiler şunlar idi : gerçek Levililer, uygun işçiler ve zeki hizmetkarlar bu noktayı tam bir ciddiyet ile ölçmeli idiler. Levili hizmetinin kahinin ataması ile düzenlenmesi gerekiyor idi. Levililerin hizmetinde öz irade uygulaması için hiç bir şekilde yer yok idi. Sonra savaşçı kişilerin konumu geliyor idi. Her şey tanrısal bir şekilde düzenlenmiş idi ve bu yüreği doğru konumda olan herkese bir merhamet işareti oluşturuyor idi. Öz iradesi kırılmamış olan bir kişi için aynı konum ile meşgul olmak ya da işin tam olarak aynı çizgisi ile ilgilenmek güç bir iş ya da bezdiren bir iş olarak görünebilir. Böyle biri taze bir şeyin özlemini çekerek iç geçirebilir- işinde biraz değişiklik arzusu duyabilir. Ama bunun aksine, iradenin boyun eğdiği ve yüreğin uyum sağladığı yerde her biri şu sözleri söyleyecek idi: “Benim yolum kusursuz bir şekilde açık; yalnızca itaat etmem gerekiyor.” Bu, gerçek hizmetkarın her zaman yaptığı iştir. Aynı durum yeryüzüne gelmiş tek gerçek hizmetkar olan O’nun için de geçerli idi. O şu sözleri söyleyebilir idi: “Göklerden aşağıya Kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini yerine getirmek için geldim.” Ve yine aynı sözler: “Benim yiyeceğim beni gönderenin isteğini yerine getirmek ve O’nun işini tamamlamaktır.”

Ama Levililer ile ilgili konuda dikkatimizi talep eden bir başka gerçek daha mevcuttur ve o da şudur: Levililerin hizmeti yalnızca buluşma çadırı ve onun eşyaları ile ilgili bir hizmet idi. Yapmaları gereken başka hiç bir şey yok idi. Bir Levilinin elini bu işlerin dışında başka bir işe sürmeyi düşünmesi, kendisine yapılan çağrıyı inkar etmek, tanrısal bir şekilde atanmış olduğu işini terk etmek ve Tanrının buyruklarına yüz çevirmek anlamına gelir idi.

Aynı konu şimdi imanlılar için de geçerlidir. Onların tek işi – en önemli işleri – ya da tek hizmeti Mesih ve Mesih’a ait olanlardır. Başka yapacakları hiç bir şey yoktur. Bir imanlı için elini bu söylenenlerin dışında bir şeye sürmeyi düşünmek çağrısını inkar etmek, tanrısal bir şekilde atandığı işini terk etmek ve tanrısal buyrukları göz ardı etmek anlamına gelir. Eski dönemde yaşamış olan gerçek bir Levili şu sözleri söyleyebilir idi: “Benim için yaşamak, buluşma çadırıdır;” ve bu gün gerçek bir imanlı ise şu sözleri söyler: “Benim için yaşamak Mesih’tir.” Kendisini imanlının önüne sunan her konu için en önemli soru şudur: “Bunu Mesih ile birleştirebilir miyim?” Eğer yanıt hayır ise, o zaman o şey ile hiç bir şekilde ilgim olamaz.

Değerlere bakmanın doğru yolu budur. Şunun ya da bunun doğru ya da yanlış olup olmadığı hakkında bir şey söz konusu değildir. Hayır, mesele basittir; olay, bir şeyin Mesih’in adını ve yüceliğini ne kadar ilgilendirdiğidir. Bu düşünce, her şeyi şaşırtıcı biçimde açıklar. Binlerce soruya yanıt sağlar, binlerce zorluğu çözer ve gerçek ve gayretli bir imanlının yolunu bir güneş ışını kadar parlak aydınlatır. Bir Levili işi ile ilgili herhangi bir zorluğa sahip değil idi. Her şey, tanrısal bir titizlik ile onun için düzenlenmiş idi. Her birinin taşıması gereken yük ve yapması gereken iş, yüreğin hiç bir sorgulamasına yer bırakmayan bir netlik ile önüne sunulmuş idi. Herkes kendi işini bilebilir ve onu yapabilir idi ve işin herkes tarafından kendi özel işlevlerini yerine getirerek yapıldığını da sözlerimize ekleyelim. Konu, oraya buraya koşuşturmak ya da şunu bunu yapmak değil idi, ama her bir kişi kendi özel çağrısına uygun olarak işini yapabilir idi; buluşma çadırındaki her hizmet önceden düzenlenmiş idi.

Şu düşünceyi akılda tutmak yararlı olacaktır. Bizler imanlılar olarak birbirimizi dürtüklemeye çok eğilim gösteririz; gerçekten de eğer her birimiz kendi atandığımız iş çizgisini izlemez isek, birbirimizi itip kakacağımız kesindir. “Tanrısal bir şekilde atanmaktan” söz ederiz ve bu sözü vurgularız. Kendi işimizi seçmeye hakkımız yoktur. Eğer Rab bir kişiyi bir müjdeci, bir diğerini öğretmen ya da çoban ve bir başkasını öğüt veren yaptı ise, o zaman işin nasıl yürütülmesi gerekir? Elbette söz konusu olan müjdecinin öğretmeye çalışması ve öğretmenin öğüt vermesi ya da her ikisini de yapmak için uygun olmayan birinin bir başkasının armağanını kullanmaya kalkması yanlıştır. Hayır, herkesin kendisine Tanrı tarafından verilen armağanı uygulaması gerekir. Hiç kuşkusuz Tanrı bir bireyi değişik armağanlar ile donatmaktan hoşlanır. Ancak bunun şu anda üzerinde durduğumuz konu ile hiç bir ilgisi yoktur. Burada söz ettiğimiz ilkenin anlamı şudur: her birimiz kendi özel armağanımızı bilmekten ve onu uygulamaktan sorumluyuz. Eğer bu önemli noktayı gözden kaçırır isek, çaresiz olmayan bir zihin karışıklığı ile karşılaşırız. Tanrının taş ocağı işçileri vardır, taşları dört köşe hale getirirler ve Tanrının farmasonları (duvarcıları, taşçıları) nerededirler? İ, her kişinin kendine ait olan işi gayret ile yapmasıyla ilerler. Eğer herkes taş ocağı işçisi olsa idi, o zaman taşları dört köşe hale getirenler ne olurdu? Eğer herkes taşları kırıp şekil verse idi, o zaman farmasonlar ne olurdu? Olası en büyük zarar Mesih’in davasına ve Tanrının dünyadaki işlerine gelirdi. Bir kişinin bir başka kişinin işini hedef alması ya da bir başkasının armağanını taklit etmeye çalışması üzücü bir hatadır ve bu konuda okuyucumuzu ciddi şekilde uyarmamız gerekir. Bundan daha anlamsız hiç bir şey olamaz. Tanrı asla kendisini tekrar etmez. Birbirinin aynı olan iki insan yüzü, ormanda birbirinin aynı olan iki yaprak ya da birbirinin aynı olan iki çimen parçası mevcut değildir. O halde neden biri bir diğerinin işinin çizgisine kaysın ya da bir başkasının armağanına sahip olmak istesin? Herkes Efendisinin kendisini yaratmış olduğu şekilden doyum almalıdır. Gerçek ilerlemenin ve esenliğin sırrı bu gerçekte bulunur.

Tüm bunlar Levililerin üç farklı sınıfının hizmeti ile ilgili esin almış kaydında çok canlı bir örnek bulur; şimdi bu konuda okuyucumuz için alıntılar yaparak ilerleyeceğiz. Her şeyden önce söylememiz gereken şudur: Kutsal Yazıların kesin dili ile kıyaslanabilecek bir şey yoktur.

“Ve Rab Musa’ya Sina çölünde şöyle dedi: ‘Levioğullarını ailelerine ve boylarına göre say. Bir aylık ve daha yukarı yaştaki her erkeği sayacaksın. Böylece Musa Rabbin buyruğu uyarınca onları saydı. Levi’nin oğullarının adları şunlar idi: Gerşon, Kehat, Merari. Gerşon’un boy başı olan oğulları şunlardı: Livni, Şimi. Kehat’ın boy başı olan oğulları: Amram, Yishar, Hevron ve Uzziel. Merari’nin boy başı olan oğulları. Mahli, Muşi. Ailelerine göre Levi boyları bunlardı. Livni ve Şimi boyları Gerşon soyundan idi. Gerşon boyları bunlardı. Bir aylık ve daha yukarı yaştaki bütün erkeklerin sayısı 7500 idi. Gerşon boyları batıda konutun arkasında konaklayacaktı. Gerşon’a bağlı ailelerin önderi Lael oğlu Elyasaf idi. Buluşma çadırında Gerşon oğulları konuttan, çadırın örtüsünden, buluşma çadırının girişindeki perdeden, konut ile sunağı çevreleyen avlunun perdelerinden, avlunun girişindeki perde ile iplerden ve bunların kullanımından sorumlu olacak idi.” Çölde Sayım 3:14-26. Ve yine bu konu ile ilgili olarak şunları okuruz: “Ve Rab Musa’ya şöyle dedi: ‘Gerşon oğullarını da boylarına ve ailelerine göre say. Buluşma çadırındaki ilerde çalışabilecek otuz ile elli yaş arasındaki bütün erkekleri say. Hizmet etmek ve yük taşımak konusunda Gerşon boylarının sorumluluğu şudur: Konutun perdelerini, buluşma çadırını ve örtüsünü, üzerindeki deri örtüyü, buluşma çadırının girişindeki perdeyi, konut ile sunağı çevreleyen avlunun perdelerini, girişindeki perdeyi, ipleri ve bu amaç ile kullanılan tüm eşyaları taşıyacaklar. Bu konuda gereken her şeyi Gerşon oğulları yapacak. Yapacakları tüm hizmetler- yük taşıma ya da başka bir iş – Harun ile oğullarının yönetimi altında yapılacaktır. Taşıyacakları yükten Gerşon oğullarını sorumlu tutacaksınız. Gerşon boylarının buluşma çadırı ile ilgili görevi budur. Kahin Harun oğlu İltamar’ın yönetimi altında hizmet edecekler.” Çölde Sayım 4:21-28).

Gerşon boyu ve işi hakkında kaydedilenler bu kadar. Gerşon kardeşi Merari ile birlikte buluşma çadırını taşıyacak idi ve bu yüzden Çölde Sayım 10.bölümde okuduğumuz gibi Kehat kutsal eşyaları taşıyacak idi. “Konut yere indirilince onu taşıyan Gerşon oğulları ile Merari oğulları yola koyuldular.” (ayet 17) “Kehatlılar kutsal eşyaları taşıyarak yola koyuldular. Bunlar varmadan konut kurulmuş olur idi. (ayet 21). Bir sonraki bölümde görecek olduğumuz gibi, işleri birbirinden tamamen farklı olmasına rağmen, Gerşon ve Merari’nin hizmetlerinde onları birbirine bağlayan güçlü bir ahlak çizgisi mevcut idi.

“Boylarına ve ailelerine göre Merari oğullarını say. Buluşma çadırındaki işlerde çalışabilecek otuz ile elli yaş arasındaki bütün erkekleri say. Buluşma çadırında hizmet eder iken şunları yapacaklar: Konutun çerçevelerini, kirişlerini, direklerini, tabanlarını, çadırı çevreleyen avlunun direkleri ile tabanlarını, kazıklarını, iplerini ve bunların kullanımı ile ilgili tüm eşyaları taşıyacaklar. Herkesi yapacağı belirli işe ata. Merari boylarının buluşma çadırı ile ilgili görevi budur. Kahin Harun oğlu İltamar’ın yönetimi altında hizmet edecekler.” Çölde Sayım 4:29-33.

Tüm bunlar net ve birbirinden farklı idi. Gerşon kirişler ve direkler ile ilgilenmiyor idi ve Merari’nin perdeler ya da örtüler ile işi yok idi. Ama karşılıklı olarak bağımlı oldukları için yine de çok yoğun bir şekilde bağlantıları var idi. Direkler ve kirişler olmadan perdeler olmaz idi ve yine perdeler olmadan direkler ve kirişler olmaz idi. Kazıklar önemsiz görünse de bütünün göz ile görülen bütünlüğünü sağlayan ve pek çok şeyin bağlanmasını mümkün kılan araçlar idi. Böylece hepsi tek bir sonuç için işe yaradılar ve sonuç her birinin kendi özel işini yapması ile elde edildi. Eğer bir Gerşon perdelerden vazgeçerek kendisini kirişler ile ilgilenmeye verse idi, kendi işi yapılmamış olacak idi ve aynı zamanda Merari’nin yaptığı iş ile karışmış olacak idi. Böyle bir şey asla yapılmamalı idi. Böyle yapıldığı takdirde her şey çaresiz bir zihin karışıklığı içine sokulmuş olur idi. Bu yüzden tanrısal kurala bağlı kalındığı zaman, her şey titiz bir düzen içinde yapılır ve sonuç mükemmel olur.

Tanrının çölde çalışan işçilerini izlemek çok güzel bir durum arz eder. Her biri kendi işinin başında idi ve her biri Tanrının atamış olduğu alan içinde çalışıyor idi. Bu yüzden bulut yukarı kaldırıldığı ve buyruk verildiği zaman herkes yapması gerekeni biliyor idi; kendisini yalnızca kendi işine verir ve başka bir şey ile ilgilenmez idi. Hiç kimsenin kendi başına düşünmeye hakkı yok idi; Yehova herkes için gerekeni düşünmüş idi. Levililer “Rab’den yana” olduklarını ilan etmişler idi; kendilerini O’nun yetkisine teslim etmişler idi ve çöldeki işlerinin ve hizmetlerinin temelinde bu gerçek yatıyor idi. Konuya bu ışık altında bakıldığı zaman görünen şu idi: bir kişinin direk, kiriş ya da perde veya altından yapılmış bir kandillik taşıyıp taşımadığı hiç önemli değil idi. Asıl önemli olan konu, herkes için çok basit ve aynı idi: “Benim işim bu mu? Rabbin yapmam için bana verdiği iş bu mu?”

Bu soru her şeyi düzene koyuyor idi. Eğer bu konu insan seçimine ya da düşüncesine bırakılmış olsa idi, biri bir şeyden diğeri başka bir şeyden hoşlanıyor olacak idi ve üçüncü bir diğer kişi de bambaşka bir şey istiyor olacak idi. O zaman buluşma çadırı nasıl tüm çöl boyunca taşınabilir ya da yerine yerleştirilebilir idi? İmkansız! Üstün yetkiye sahip tek bir Kişi vardır, O da Yehova’nın Kendisidir. O her şeyi düzenledi ve herkesin O’na boyun eğmesi gerekir. İnsan iradesinin uygulanmasına kesinlikle yer yok idi. Bu, bir merhamet işareti idi. Bir karmaşa ve çelişki dünyasının oluşmasına engel oluyor idi. Tanrısal yetkinin önünde boyun eğmek gerekir idi, kırılmış bir irade gerekli idi ve tanrısal iradeye yürekten bir teslim oluş şart idi, aksi takdirde durum Yargıçlar kitabındaki duruma dönüşür idi. “Herkes kendi gözünde doğru olanı yaptı.” Bir Merari, söylemese bile en azından şöyle düşünebilir idi: “Ne? Yeryüzündeki zamanımın en iyi kısmını, gençliğimin en enerjik günlerini kirişler ile ilgilenerek mi geçireceğim? Ben bunu yapmak için mi dünyaya geldim? Yaşamda, önümde bundan daha yüksek bir hedef yok mudur? Otuz yaşımdan elli yaşıma kadar benim işim bu mu olacak?”

Bu tür sorulara verilecek iki yönlü bir yanıt mevcuttur. Her şeyden önce, Merari için yeterli olan bu işe Yehova tarafından atandığını biliyor olması idi. İnsan doğasına çok küçük ve anlamsız bir konu gibi görünüyor olsa bile işi atayanın Yehova olduğunun bilinmesi işe gerekli saygının gösterilmesi için yeterli idi. Her zaman, Tanrı tarafından atanmış olduğunu bildiğimiz sürece ne iş yaptığımız önemli değildir. Bir kişi, arkadaşlarının çok harika bir kariyer olarak gördüğü bir işin peşinden koşabilir; tüm enerjisini harcayabilir, zamanını, yeteneklerini ve servetini harcayabilir ve bu dünyanın insanları tüm bunları önemli ve görkemli olarak değerlendirebilir ve tüm bu zaman sonunda yaşamının boş bir sabun köpüğünden ibaret olduğu kanıtlanabilir. Ama öte yandan yalnızca Tanrının isteğini yerine getiren – bu istek ne olur ise olsun – ve Rabbin buyrukları ne olur ise olsun onları yapan bir kişinin yolu tanrısal onayın ışınları ile aydınlanır ve bu dünyanın çocukları sonsuz bir sefillik içinde iken, onun yaptığı iş her zaman hatırlanır.

Ama bizim yapmamız gereken eylemin hareketine her zaman bağlı olan ahlaki değerin yanı sıra, aynı zamanda bir Merari’nin işine ait olan özel bir saygınlık da mevcuttur, her ne kadar böyle bir iş yalnızca birkaç direk ve kiriş taşımak bile olsa yine de tanrısal açıdan saygın bir iştir. Buluşma çadırı ile bağlantılı olan her şey çok önemli idi ve büyük değere sahip idi. Dünyanın hiç bir yerinde böyle gizemli eşyalara sahip olan buluşma çadırı ile kıyaslanabilecek başka bir şey yok idi. Çöldeki bu harika buluşma çadırının bir parçasını oluşturan en küçük bir kirişe dokunma iznine sahip olmak bile kutsal bir saygınlık ve ayrıcalık idi. Bir Merari için Mısır’ın ya da Asur’un saltanat asasını kullanmak buluşma çadırının kirişleri ile ilgilenmek ile kıyaslandığı zaman hiç bir şey idi; buluşma çadırı ile ilgilenmek bir Merari için çok daha görkemli bir iş idi. Evet, bu Merari adı itibarı ile zavallı ve üzgün bir işçi gibi görülebilir, ama ah! Onun yaptığı iş göğün ve yerin sahibi En yüce Olan’ın konut kurmuş olduğu yer ile bağlantılı idi. Merari’nin elleri göklerdeki gerçek öodellerin örnekleri olan şeylere dokunmakta idi. Her kiriş, her direk, her perde ve her örtü gelecek olan iyi şeylerin bir gölgesi idi – Mesih’in bir gölgesi.

Çalışan zavallı Merari ya da Gerşon’un tüm bu gerçekleri anladığını söyleyemeyiz. Konu hiç bir şekilde bu değildir. Bizler bu şeyleri anlayabiliriz. Bizim için tüm bu şeyleri – buluşma çadırını ve onun gizemli eşyalarını – Yeni Antlaşma’nın parlak ışığı altına getirmek ve orada Mesih’i görmek bir ayrıcalıktır.

Bu nedenle Levililer tarafından yaptıkları saygın iş ile ilgili sahip olunan zekanın ölçüsü hakkında bir tahmin yürütmeyeceğiz ama aynı zamanda güven duyarak söyleyebileceğimiz şey şudur: göksel gerçeklerin çöldeki yersel gölgelerine dokunmak ve onlarla ilgilenmek iznine sahip olmak çok değerli bir ayrıcalık idi. Ayrıca, elleri ile yaptıkları her iş için “Bunu Rab söyledi” diyerek çalışmak kendilerine gösterilen özel bir merhamet idi. Böyle bir merhameti, böyle bir ayrıcalığı kim değerlendirebilir? Bu harika soyun işçilerinin her bir üyesi tanrının eli tarafından belirtilmiş ve Tanrının kahini tarafından niyet edilmiş şeylerin kendisine ait özel çizgisine sahip idi. Hiç kimse kendisine hoş gelen şeyi yapmıyor idi ve aynı zamanda hiç kimse bir diğerinin işine karışmıyor idi. Ama hepsi Tanrının yetkisine boyun eğmiş olarak kendilerine söylenmiş olanı titizlik ile yerine getiriyorlar idi. “Sayılanlar sekiz bin beş yüz seksen kişi idi.” Çölde Sayım 4:48. Ve biz mümkün olan tüm güvence ile şunu söyleyebiliriz: bu düzen, var olan tek gerçek sırdır. O zaman neden ağzı ile iman ikrarında bulunan kilisede böylesine büyük bir zihin karışıklığı yaşanmaktadır? Bu çekişmeli duyguların, düşüncelerin ve fikirlerin nedeni nedir?  Neden herkes birbiri ile çatışmaktadır? Neden herkes bir başkasının yoluna çıkarak ona engel olmaktadır? Yanıt çok basit, çünkü Tanrı sözüne tam ve mutlak bir boyun eğiş söz konusu değildir. İş başında olan bizim irademizdir ve Tanrının bizim yerimize seçim yapmasına izin vermek yerine biz kendi yolumuzu seçeriz. Tüm insani düşüncelerin yer aldığı canın davranış ve duyguları gerçek değerlerinin bulunduğu yere indirilmelidirler ve Tanrının düşünceleri tam bir üstünlük ile hüküm sürmek üzere yükselmelidir.

Aranılan vasfın bu olduğu konusunda ikna edildiğimizi hissediyoruz – payımıza düşen günün ağlayan ihtiyacı. İnsanın isteği her yerde üstünlük kazanıyor ve güçlü bir gelgit gibi yükselerek sahip olduğumuz ve bir ölçüde kontrol altında tutulan o eski engelleri ortadan kaldırıyor. Eski ve zamanın onurlandırdığı pek çok geçmiş kuruluş şu anda hızla akan selin önünden çekilerek yol veriyor. Temelleri insanların sevdikleri ve saygı gösterdiği duyguların derinlerinde yattığını düşündüğümüz pek çok büyük bina rağbet gören bu duygunun temelden yukarı doğru meyleden mengenesi altında yıkıldılar. “Onların bağlarını parçalayalım ve bağlarını bizden uzağa atalım.”

İşte bu çağın ruhu şimdilik böyledir. Bunun panzehiri nedir? “Boyun eğmek!” Neye boyun eğmek? Kilisenin yetkisi olarak adlandırılana mı boyun eğmek? Geleneğin sesine mi boyun eğmek? İnsanların buyruklarına ve öğretişlerine mi boyun eğmek? Hayır, Tanrı’ya şükürler olsun ki, bunlardan ne birine ne de hepsine boyun eğmek! Hiç birine! O zaman neye boyun eğmek? Yaşayan Tanrının ve Kutsal Yazıların sesine boyun eğmek. Öz iradenin alt edilmesi için tek çare budur; insan yetkisine boyun eğmek yerine “Tanrı’ya itaat etmemiz” gerekir. Öz iradeye verilecek yanıt budur; “Tanrı’ya itaat etmemiz gerekir.” İnsan yetkisine boyun eğmenin karşıt yanıtı budur. Bu iki unsuru her zaman çevremizde görürüz. Birincisi yani öz irade kendisini sadakatsizlik ile açıklar. İkincisi yani insana boyun eğme batıl inançlar ile karar verir. Bu ikisi tüm uygar dünya üzerinde etrafı etkilerler. “İnsan yerine Tanrı’ya itaat etmemiz gerekir” ifadesindeki bu ölümsüz düşünce ile tanrısal bir şekilde konuşma, hissetme ve hareket etmeyi öğrenmiş olan kişilerin dışındakileri siler götürürler.

İşte Gerşon soyunun çölde bu hiç de çekici olmayan katı koşullara ve Merari soyunun görünürde önemsiz olan kirişler ile ilgilenmelerine imkan veren güç budur. Evet, aynı şekilde yine bu şimdi Rabbin kendisini uygun görmüş olduğu hizmete çağırdığı imanlıya da güç sağlar. Ancak bu güç insan gözüne kaba ve itici ve sıkıcı ve önemsiz gibi görünür. Bizim için Rabbin bizi atamış olduğu hizmet ve bize verdiği iş yeterlidir ve bizim işimiz on binlerin içinde en güzeli ve sevimlisi olan Kişi’ye ve O’nun yüceliğine doğrudan referansa sahiptir. Kendimizi kaba ya da önemsiz olan karşıt örnek ile sınırlandırabiliriz. Ama şunu hatırlayalım: dünyada Mesih ile, O’nun Adı, O’nun Kişiliği ve O’nun davası ile ilgisi olan her şey Tanrının gözünde söz ile anlatılamaz bir şekilde değerlidir. İnsanın gözüne çok küçük ve önemsiz gibi görünebilir, ama bunun ne önemi var? Her şeye Tanrının bakış açısından bakmamız gerekir, ölçümlerimizi O’nun standardına göre yapmalıyız ve bu standart Mesih’tir. Tanrı her şeyi Mesih aracılığı ile ölçer. Mesih ile ilgisi olan ne ufak şey dahi Tanrının gözünde ilginç ve önemlidir. Oysa bu dünyanın en parlak girişimleri, en dev planları ve en şaşırtıcı eylemleri, sabah bulutu ve sabah çiği gibi geçip giderler. İnsan “benliği” kendi merkezi, kendi objesi ve kendi standardı yapar. Değerleri, onların yücelttikleri ölçü ile takdir eder ve onlarla bu takdirine göre ilgilenir. Hatta din bile aynı şekilde ele alınır ve üzerinde kendisini göstermek için bir temel haline getirilir. Kısaca her şey kendisi için bir yatırım olarak görülür ve bu objeye dikkat çekmek ve üzerine projektör yansıtmak için kullanılır. Böylece, Tanrının düşünceleri ve insanın düşünceleri arasında çok büyük bir uçurum olduğu görülür. Ve bu uçurumun iki kenarından biri Mesih diğeri ise benliktir. Mesih’e ait olan her şey sonsuz ilgi ve andadır. Benliğe ait olan her şey ise gelip geçicidir ve unutulacaktır. Bu yüzden, bir kişinin düşebileceği en ölümcül hata benliği, objesi haline getirmektir. Bu durumda ortaya çıkacak olan sonsuz bir hayal kırıklığı olur. Ama diğer yandan bir kişinin yapabileceği en bilge, en güvenilir ve en iyi şey Mesih’i nüfus ettiği objesi haline getirmektir. Bu, hiç kuşkusuz sonsuza kadar kalıcı bereket ve yücelik ile sonuçlanacaktır.

Sevgili okuyucu, bu noktada bir an için dur ve kendi yüreğin ve vicdanın ile paydaşlıkta bulun. Bize öyle geliyor ki, bu noktada senin canın ile ilgili kutsal bir sorumluluğumuz var. Bu satırları Bristol’deki odamızın yalnızlığı içinde kaleme alıyoruz. Ve sen onları belki de Yeni Zelanda, Avustralya ya da başka uzak bir yerdeki odanın yalnızlığında kaleme alıyorsun. Bu nedenle, hatırlamamız gereken konumuzun bir kitap yazmak ya da yalnızca Kutsal Yazılar’dan alıntı yapmak değildir. Biz, içsel canın Tanrının bereketli işinde kullanılmasını arzu ediyoruz. Bu nedenle, bu ciddi ve önemli meselenin senin evine kadar gelmesi için bize izin ver. “Senin konun nedir?” Mesih mi, benlik mi? Yürekleri araştıran ve her şeyi gören kudretli Tanrının önünde kendine karşı dürüst ol. Tanrısal huzurun ışığında olduğu gibi kendi hakkında yargıdan kaçınma. Parlak ama sahte renkler seni aldatmasın. Tanrı gizlide olan her şeyi görür ve aynı şeyi senin de yapmanı ister. Sana her şeyin karşıtı olan Mesih’i sunar. Sen, Mesih’i kabul ettin mi? Mesih senin Bilgeliğin, Doğruluğun, Kutsallığın ve Kurtuluşun oldu mu? Hiç tereddüt etmeden şu sözleri söyleyebilir misin? “Sevgilim benimdir, ben de O’nun.” Araştır ve gör. Bu konu canının en derin yerlerine tam olarak yerleşti mi? Eğer yerleşti ise, o zaman Mesih’i tek özel objen yapıyor musun? Her şeyi O’nun ile ölçüyor musun?

Ah, sevgili dostum! Bunlar araştıran sorulardır. Bunları kendimizde de aynı duyguları hissederek sana sorduğumuzdan emin ol. Tanrı tanığımızdır ki, bizler de aynı şeyleri hissediyoruz; onların ağırlığı ve ciddiyetinden haberdarız. Mesih ile bağlantıda olan her şeyin güvende olduğundan tam ve kesin olarak eminiz. Ve ayrıca bu konu ile ilgili en küçük bir nokta bile göğün yargısı altında O’nun buyruğu ile bağlantılıdır. Eğer her yürekte bu konunun uyandırılması ya da uyandırılmış olduğu yerdeki duyguyu derinleştirmek için iznimiz olsa idi, o zaman bu kitaba boş yere kaleme almadığımızı hissederdik.

Şimdi bu uzun bölümü sona erdirmemiz gerekiyor, ama önce kısa bir süre için Kehatoğulları ve işlerine bakacağız.

“Ve Rab Musa ile Harun’a ‘Levi oymağında Kehatoğullarına bağlı boy ve aileler arasında sayım yapın’ dedi Buluşma çadırında hizmet etmeye gelen otuz ile elli yaş arasındaki adamların hepsini sayın. Kehatoğullarının buluşma çadırındaki görevi şudur: En kutsal eşyaları taşımak. Ordugah taşınacağı zaman Harun ile oğulları gelip bölme perdesini indirecekler ve Levha sandığını bununla örtecekler. Sonra üzerine deri bir örtü geçirecek, üstüne de salt lacivert bir bez serecek ve sırıklarını yerine koyacaklar. Kutsal masanın üzerine lacivert bir bez serip üzerine tabakları, sahanları, tasları ve dökmelik sunu testilerini koyacaklar. Masada sürekli ekmek bulunmasını sağlayacaklar. Bunların üzerine kırmızı bir bez serip deri bir örtü ile örtecek ve sırıklarını yerine koyacaklar. Işık veren kandilliği ve kandillerini, fitil maşalarını ve tablalarını ve zeytinyağı için kullanılan kaplarını lacivert bir bez ile örtecekler. Kandillik ile takımlarını deri bir örtüye sarıp sedyenin üzerine koyacaklar. Altın sunağın üzerine lacivert bir bez serip üzerine deri bir örtü örtecek ve sırıklarını yerine koyacaklar. Kutsal yerde kullanılan bütün eşyaları lacivert bir beze sarıp deri bir örtü ile örtecek ve sedyenin üzerine koyacaklar. Sunaktan yağı ve külü kaldıracak, sunağı mor bir bez ile örtecekler. Sonra üzerine hizmet için kullanılan bütün takımları, ateş kaplarını, büyük çatalları, kürekleri ve çanakları yerleştirip deri bir örtü ile örtecek ve sırıklarını yerine koyacaklar. Ordugah başka yere taşınır iken Harun ile oğulları kutsal yere ait bütün eşyaları ve takımları örtmeyi bitirdikten sonra Kehatoğulları onları taşımaya gelecekler. Ölmemek için kutsal eşyalara dokunmayacaklar. Buluşma çadırındaki bu eşyaların taşınması Kehatoğullarının sorumluluğu altındadır.” Çölde Sayım 4:1-15.

Burada Kehatoğullarının sorumluluğuna atanan işin ne kadar değerli gizemler içerdiğini görüyoruz. Levha Sandığı, altın masa, altın kandillik, altın sunak ve yakmalık sununun sunağı. Tüm bunlar göklerdeki gelecek olan modellerin ya da iyi şeylerin gölgesi idiler. Gerçek olanların örnekleri – Mesih’in, Kişiliğinin, İşinin ve Görevlerinin örnekleri; tüm bunları Mısır’dan Çıkış Hakkındaki Notlar kitabımızda göstermeye çalışmış idik. Mısır’dan Çıkış 24-30. Bunlar şimdi burada çölde sunulurlar ve eğer şu ifadeyi kullanmak için kendimize izin verir isek, “yolculuk kıyafetleri” içinde sunulurlar. Levha sandığı istisnası dışında tüm bunlar insan gözüne değişmeyen bir görünüm sunarlar, yani porsuk derilerinin kaba örtüleri. Levha sandığının bu konuda bir farklılığı vardı; porsuk derilerinin üstünde tamamen “lacivert” olan bir kumaş parçası vardı ve bu renk hiç kuşkusuz Rab İsa Mesih’in kendi tanrısal kişiliğindeki sonsuz göksel karakterini yansıtıyor idi. O’nda tamamen göksel olan şey O’nun burada yeryüzündeki kutsal yaşamının en üstteki düzeyi üzerinde idi. O, her zaman tamamen göksel İnsan idi –“göğün Rabbi.” Bu lacivert örtünün altında tüm kötülüklerden koruyan olarak ifade edilmesi mümkün olan porsuk derileri bulunuyor idi. Bu düşünce ile örtülmüş olan tek şey Levha Sandığı idi. Rabbimiz İsa Mesih’in bir örneği olan ve İsrail’in on iki oymağı ile bağlantılı olan üzerinde ekmek bulunan masanın üzerinde önce lacivert bir örtü ve sonra mor bir örtü vardı. Ve hepsinin üstü porsuk derileri ile örtülü idi. Başka bir deyiş ile, önce tamamen göksel olan mevcut idi ve sonra insan görkemine örnek teşkil eden geliyor idi. Ve hepsinin üstünde kötülükten koruyan yer alıyor idi. İsrail’in on iki oymağının yeryüzünde seçkin olması tanrının amacı idi; bu on iki oymakta insan görkeminin en yüksek örneği sergilenecek idi. Bu yüzden üzerinde ekmek bulunan masanın üstünde “mor” örtü bulunuyor idi. On iki parça ekmeğin on iki oymağa işaret ettiği kesin idi ve mor renge gelince, okuyucunun bu rengin anlamını kavraması için insanların görkemli olduğunu düşündüklerini ortaya koyanın ne olduğunu belirten kutsal yazılara bakması yeterlidir.

Altın kandilliğin ve altın sunağın örtüleri birbirlerinin aynı idiler. Yani, önce göksel örtü ve sonra dış kısımdaki porsuk derisi. Altın kandillikte gördüğümüz, Rabbimiz İsa Mesih’ti; O’nu ışık ve tanıklıktaki Kutsal ruhun işi ile bağlantılı olarak görürüz. Altın sunak bize Mesih’i ve O’nun aracılığının değerini gösterir- O’nun Tanrı önündeki kokusunu ve değerini açıklar. Bunların her ikisi de çölün kumlarından geçer iken, göksel olan ve porsuk derileri aracılığı ile korunan bir şekilde birbirlerine sarılıdırlar. Son olarak, tunç sunak ile ilgili olarak farklı bir ayırım gözlemliyoruz. Tunç sunak mavi ya da kırmız değil, mor renk ile örtülü idi. Bu neden böyle idi? Nedeni hiç kuşkusuz şudur, çünkü tunç sunak Mesih’i, “günahlar için acı çeken ” ve bu nedenle kraliyet asasını kullanan olarak ifade eden örnektir. “Mor” kraliyet rengidir. Bu dünyada acı çekmiş olan egemenlik sürecektir. Dikenli tacı Taşıyan, yücelik tacını taşıyacaktır. Bu yüzden tunç sunağın mor renk ile örtülmesi ahlaki açıdan uygundur, çünkü o sunakta kurban sunulmuş idi. Kutsal Yazılarda tanrısal anlam taşıyan hiç bir şeyin olmadığını biliriz. Ve Tanrının bizim öğrenmemiz için lütfederek yazdığı her şeyin anlamını bilmek için araştırma yapmak bizim için bir ayrıcalıktır. Bu öğretişi ancak alçakgönüllü ve sabırlı davranarak ve O’nu dua edip bekleyerek erişebileceğimize inanıyoruz. Kitabı kaleme alan Kişi kitabın genişliğini ve konusunu bir bütün olarak mükemmel bir şekilde bilir ve O’nun için kitabın her kısmı özeldir. Bu durum, hayal gücünün kutsal olmayan uçuşlarını kontrol etmek için etkili olacaktır. Ayetleri canlarımıza açıklayabilecek olan yalnızca Tanrının Ruhudur. Tanrı, ilahi takdir konusunda olduğu gibi açıklamalar konusunda da “Kendisinin yorumcusudur.” Ve biz kendimizi gerçekten boşaltarak O’na ne kadar çok güvenir isek, O’nun hem sözünü hem de yollarını açıklamak için daha derin bir anlayışa sahip oluruz.

Bu nedenle imanlı okuyucuya söyleyeceğimiz şey şudur: Çölde Sayım 4.bölümün ilk on beş ayetini alın ve onları Tanrının huzurunda okuyun. Her cümlenin anlamını – Levha sandığının anlamını ve neden üzerine “salt lacivert bir bez” serilmesi gerektiğini – Tanrıdan size açıklamasını isteyin. Ve diğer ayetler için de aynı şeyi yapın. Bizler alçakgönüllü bir zihin ile ayetlerin anlamını tahmin etmeye cüret ettik, ama gerçekten arzu ettiğimiz, sizin kendiniz için ayetlerin anlamını doğrudan Tanrıdan almanız ve yalnızca insandan kabul etmemeniz gerektiğidir. Hayal gücünden dehşetli bir şekilde korktuğumuzu itiraf ediyoruz. Biz hiç bir zaman bir kutsal ayet yazmadık, yazamayız da. Kutsal ayetleri açıklayacak olan tek kişi yalnızca onları yazmış olan Kutsal Ruh’tur.

O zaman şunu diyebilirsiniz: “O zaman neden oturup bu satırları yazıyorsunuz?” Açıklayalım; gayret ile araştıran öğrencinin, esin ile yazılmış sayfadaki ayetleri Tanrıya sorması için ona yardımcı olma umudu ile yazıyoruz. Çölde Sayım kitabının 4.bölümünü binlerce okuyucu defalarca okuyabilir, ama yine de şu gerçeği dahi algılayamayabilirler. Levha sandığı porsuk derisini göstermeyen buluşma çadırının tek gizemli eşyası idi. Ve eğer bu basit gerçek algılanamıyor ise, onun önemi nasıl anlaşılabilir? Bu nedenle aynı zamanda tunç sunak hakkında da acaba kaç kişi yalnızca tunç sunak üzerine mor örtü serildiğini fark etme konusunda başarısızlığa uğramıştır?

Şimdi bizler bu her iki gerçeğin de ruhsal anlam ile dolu olduğunu bilerek huzur içinde olabiliriz. Levha sandığı, Tanrının en yüce şekilde gösterilişi idi ve bu yüzden neden ilk bakışta görülmesi gerektiğini anlayabiliriz; Levha sandığı tam bir göksel saflığın örneği idi. Tunç sunak günahın yargılandığı yer idi – Mesih’in günahları üstlenen olarak yaptığı işte Mesih için örnek teşkil ediyor idi – bizim için gitmiş olduğu en uzak yerin neresi olduğunu ortaya koyuyor idi. Ama yine de o tunç sunak buluşma çadırında kraliyet örtüsü ile örtülen tek eşya idi. Buradaki bu öğretişten daha net bir öğretiş olabilir mi? Tüm bu ince ayrıntılardaki sınırsız bilgelik ne kadar da muhteşem! Levha sandığı bize göklerdeki en yüce noktayı işaret eder. Tunç sunak ise bize yeryüzündeki en alçak noktayı gösterir. Bu her iki eşya da buluşma çadırında en önemli yerlerde duruyorlar idi. Levha sandığında yasayı Vereni görürüz; tunç sunakta ise bizim için günah yapılmış Olan’ı görürüz. Göksel olan hemen ilk bakışta görülür idi ve ona yalnızca daha derinlemesine baktığınız zaman, porsuk derisini görürdünüz ve daha derin bir şekilde baktığınızda ise, o Mesih’in bedeninin örneği olan gizemli perdeyi görürdünüz. Farklı bir görünüm içinde olsa da her ikisinde de Mesih görülür. Levha Sandığında Tanrının yüceliği içindeki Mesih’i, tunç sunakta ise günahkarın ihtiyacını karşılayan Mesih’i görürüz. Bu bileşim bizim için ne kadar da bereketlidir!

Ama buna ek olarak, acaba okuyucu bu harika pasajın tamamındaki özel olarak dikkatimizin çekilmek istendiği bölümün farkına vardı mı? Mısırdan Çıkış 30.bölüm ve diğer ayetlerden buluşma çadırında çok önemli bir yer tutan bildiğimiz belli bir eşya parçasından burada hiç söz edilmez. Bu eşya parçası ile tunç leğeni ifade etmekteyiz. Çölde Sayım 4.bölümde neden tunç leğen atlanmıştır? Bazı dikkatli gözlere sahip rasyonalistler büyük olasılık ile burada hemen bir hata – bir kusur -  bir karşıtlık olduğunu iddia edeceklerdir. Ama bu iddiaları doğru mudur? Hayır, şükürler olsun ki değildir! Adanmış imanlı öğrenci bu tür şeylerin Tanrının kitabında yer alamayacağını çok iyi bilir. Herhangi bir bölümdeki bir eksiğin ya da belirli bir şeyin varlığının hesabını verecek güce sahip olmamasına rağmen bunu bilir ve ikrar eder. Ama Tanrının lütfu aracılığı ile olup bitenleri görmek için bize güç verildiğinden rasyonalistin kusurları ya da eksikleri gördüğü yerlerde biz inançlı öğrenciler her zaman kıymetli taşların en harikalarını görürüz.

Böylelikle Çölde Sayım 4.bölümdeki kısımda yer alan tunç leğenin eksikliği ile ilgili olarak herhangi bir kuşku duymayız. Esin aracılığı ile yazılmış olan kitabın güzelliğinin ve mükemmelliğinin on binlerce örneğinden yalnızca bir tanesidir.

Ama okuyucu bu konuyu araştırmak isteyip şu soruyu sorabilir: “Tunç leğen neden atlanmış?” Bunun nedeni, leğenin neden yapıldığı ya da ne amaç ile yapıldığına dair iki gerçekte bulunabilir. Bu iki gerçeğin Mısırdan Çıkış kitabında farkına vardık. “Buluşma çadırının giriş bölümünde hizmet eden kadınların aynalarından tunç ayaklıklı tunç bir kazan yaptı.” Mısırdan Çıkış 38:8. Bu, onun malzemesi idi. Ve objesine gelince, insanın aklanması için bir araç olarak sağlanmış idi. Şimdi Kehatlıların yükünü ve sorumluluğunu oluşturan tüm bu şeylerde en kutsal yerdeki levha sandığından buluşma çadırının avlusundaki tunç sunağa kadar gördüğümüz yalnızca Mesih’teki Tanrının çeşitli görünümleridir. Ve kazan elbette Tanrının bir görünümü olmasa da insanın aklanmasına işaret eder, bu nedenle Kehatlıların nezaretinde ve sorumluluğunda bulunmaz.

Ama şimdi kitabımızın bu en derin anlamlı kısmının (Çölde sayım 3-4) anlamı üzerinde iyice düşünmesi için tek başına bırakmamız gerekiyor. Bu kısım gerçekten de tükenmeyecek bir kısımdır. Hatta, sayfalar yerine kitaplar ile dolduruncaya kadar bu konu üzerinde devam etmemiz mümkündür. Bunu yaptığımız zaman bile derinliği asla ölçülemeyecek bir madenin üst seviyesine çok az nüfuz edebilmişiz gibi hissetmemiz gerekir – bu madenin hazineleri asla tükenemez. Hangi insan kalemi Levi oymağının esin ile yazılmış kaydında yer alan harika öğretişi tam olarak dışarı çıkarabilir?

Öz iradesi güçlü Levilinin “Rabden yana olanlar kimdir?” ifadesindeki canı harekete geçiren çağrıya yanıt veren ilk kişi olduğu gerçeğinde parlayan o egemen lütfu açıklamak için kim girişimde bulunabilir? Kan dökmüş ellere sahip olan Levililerin kutsal eşyalara dokunmaları için izin verildiği gerçeğinde örnek verilen o zengin, bol ve farklı merhametten kim haklı olarak söz edebilir? Ve bulundukları yere Tanrının Ruhunun giremeyeceği o kişilerin Tanrı için son derece değerli olan o yerde görev ve sorumluluk alacaklarını kim söyleyebilir?

Ve sonra üç gruptan oluşan o işçiler – Merariler, Gerşonlular ve Kehatlılar! Buradaki öğretiş ne kadar dikkat çekicidir! Tanrının kilisesindeki çeşitli üyelerin çeşitli hizmetleri ile ilgili ne kadar müthiş bir örnek! Tüm bunlardaki gizemli bilgeliğin derinliği nedir? Şu anda, bu esin aracılığı ile yazılmış kitabın en zengin içerikli kısımlarının karşısında çaresizlik ve yoksulluğun bizi çok derinden etkilediğini söylememiz çok fazla mı olur? Okuyucuyu sınırsız bir derinlik ve zenginliğe sahip olan bir madene getirdik ve şimdi onu madene Sahip Olan’ın lütufkar yardımına ve aynı zamanda bu madenin zenginliğini değerlendirebilecek tek Kişi’ye teslim etmemiz gerekiyor. Tanrının sözünün herhangi bir kısmı hakkında insanın yazabileceği ya da söyleyebileceği her şey yalnızca öneri şeklinde olabilir; madenin tükenebilir olduğundan söz etmek Kutsal Kitap’ı hafife almak olacaktır. Kutsal toprağa çarıksız ayaklar ile girelim ve buluşma çadırında araştırma yapanlar gibi olalım ve araştırmalarımız tapınma ruhu sayesinde hoş bir koku alsınlar. 4


2 “Rab İsa Mesih’in adının tüm yeterliliği” ifadesini kullanır iken, bununla anladığımız şudur: O’nun Adı, Halkına yaşamı, doğruluğu, aklanmayı, kabul edilmeyi, çeşitli tüm armağanları ile birlikte Kutsal Ruhun varlığını garanti eder; O’nun Adı tanrısal bir merkez ya da bir toplanma noktasıdır. Tek bir sözcük ile açıklayacak olur isek, Kilisenin zaman ya da sonsuzlukta ihtiyaç duyması mümkün olan her şeyin bu görkemli adda Rab İsa Mesih’in adında mevcut olduğuna inanırız.

3 Günah sunusu ve yakmalık sunu ile ilgili öğretiş hakkında daha fazla bilgi için okuyucuya “Levililer Hakkında Notlar’dan” Levililer 1:4 ayetini okuması önerilir. Bu küçük kitap için yayıncıya başvurulabilir.

4 Önceki kısım hakkında değinilen konular ile ilgili daha fazla öneriler alması için okuyucuya “Mısır’dan Çıkış Hakkında Notlar” kitabı tavsiye edilir. (Mısırdan Çıkış 24-30) Aynı zamanda “Gözden geçirilmiş Levi Oymağı tarihi” adlı küçük bir kitap (broşür) da önerilir.