Şu ana kadar İslam’ın en temel öğretişlerinden bazılarını gözden geçirdik: Tanrı, insanlar, günah, peygamberlik, ve Kuran. Ancak yine de tüm tektanrılı inançlar gibi İslam’a göre de Tanrı yalnızca insanın bu dünyadaki ilişkisi ile ilgilenmez. Nihai hedef, dünyaya gelecek olan insanların kurtuluşudur. Bu yaşam yalnızca ya cennetteki sonsuz mutluluk ya da cehennemdeki mahkûmiyet yaşamı için bir hazırlıktır (3:185b).

Kuran’ın başlangıç mesajları temel olarak gelecek olan yargı gününün dehşetleri hakkında uyarılar içerir. İnsanlara doğru yaşamaları için meydan okunur ve bu nedenle onlara bir gün, yaptıkları işlerden sorumlu tutulacakları gerçeği hatırlatılır. Aslında sonsuz kurtuluş ve sonsuz mahkûmiyet öğretişleri, gerçek anlamda, Kuran’ın ana konusunu yapılandırırlar. 1 İki İslam bilgini, yazdıkları bir kitapta şu noktaya işaret ederler:

Kuran, herkesin inançlarından ve eylemlerinden sorumlu tutulacakları o gelecek olan gün ile öylesine yoğun bir şekilde ilgilenir ve ısrarda bulunur ki, Kitap içinde bulunan ahlak öğretişlerinin, bu gerçekliğin ışığı altında anlaşılmaları gerekir. Müslüman için diriliş gününe inanmak, Tanrı’nın gücünün her şeye yettiğini, insan sorumluluğunu tanrısal birliğe bir adanmışlık olarak inandığı ve bunu fark ettiğine dair kendi özel onayını vermektir. 2

Ayrıca Musevi-Hristiyan geleneği ile birlikte İslam, tarihin çizgisel bir görüşünün amaçlı yönünü ve önemini onaylar. Zaman bir başlangıca ve sona sahiptir ve tarihin bu çerçevesinin içinde yer alır, yaratılıştan sona kadar (ölümden sonraki hayat) hareket eder ve aynı zamanda insanlığın bu belirtileri kabul ya da reddedişini sergileyen mücadele alanıdır.” 3

Böylelikle, İslam ile ilgili araştırmamızı İslam’ın ölümden sonraki yaşam konusunu (son olaylar) ve Mesih İsa’ya itikat ederek kurtulma öğretişi (kurtuluş) kısa bir inceleme ile sonuçlandırmak uygun olur. Bu bölümün ilk kısmında ölüm ve ölümden sonraki yaşam, son günler, nihai yargı ve cennet ve cehennem gibi konular ile ilgili görüşlerini gözden geçireceğiz. Kurtuluşu elde etmenin koşulları nelerdir? Ve son analize göre kim kurtulacak ve kim kaybolacaktır?

İslam’a göre Ölümden Sonraki Yaşam 4
Bireyin Ölümü

Genel olarak, İslam’ın ölümden sonraki yaşam ile ilgili konuları içeren el kitapları, özellikle, Kuran’ın kendisi insanın ölümlü olduğu gerçeğini büyük ölçüde vurguladığı için bireyin ölümü hakkında bir tartışma ile başlarlar... Örneğin, 3:185 ayetinde şunları okuruz: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” İnsanın ölümü ve nihai yargı düşüncesi aynı zamanda 23:15-16 ayetleri ile de yakından ilgilidir: “Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz. Sonra yine muhakkak siz, kıyamet gününde (tekrar) dirileceksiniz.”

İnsanın ölümü ile ilgili gerçek, Kuran’da kesin olarak belirtilmesine rağmen, Kuran, ölüm süreci ve nihai dirilişten önceki çürüme koşulları hakkında çok az bilgiye yer verir. Çoğu zaman yaptığı gibi, İslam sünneti bu tür konulardaki boşlukları doldurmak için büyük ayrıntılara girer.

Ölüm süreci, ölen adamın canının boğazına geldiğini iddia eden 56:83 ayetinde tanımlanır. Ve 6:93 ayetinde ölüm anı hakkında şu beyanda bulunulur: “Melekler ellerini uzatmış, ‘Haydi canlarınızı kurtarın!’ derler.” 8:50 ayeti, inanmayanların ölüm süreci ile ilgili olarak şu ifadede bulunur: “Melekler, kafirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve ‘haydi tadın yangın azabını’ diyerek canlarını alırken bir görseydin” (79:1-2).

Kuran bu aşamadan sonra neler olduğunu tam olarak söylemez. Bu noktadan itibaren, ölümü izleyen olayları açıklamak için tamamen hadislerdeki beyanlara başvurulduğu dikkatimizi çeker. 5 Çok iyi bilinen bir hadise göre, sadık kişinin bedenden kolayca ayrılan canına, parlayan ve gülümseyen melekler tarafından göksel ve tatlı kokusu olan bir giysi giydirilir. Can, yedi gök arasından Tanrı’nın huzuruna girerek yukarı çıkarılır, ve Tanrı sonra meleklere, canı, kıyamet gününe kadar yersel bedenine geri döndürmeleri için emir verir. Öte yandan, inanmayan kişinin canı büyük bir mücadele vererek bedeninden ayrılır. Ölüm meleği cana, kötü kokan bir elbise giydirir. Kötü candan sorumlu olan melek aynı zamanda canı göğün çeşitli seviyelerinden geçirmeye de çalışır, ama göğün kapıları onlara açılmaz (7:40), ve o anda can da aynı zamanda bedenine döner. 6 Burada şu eklemenin yapılması gerekir: “Tüm bu olaylar öylesine hızlı meydana gelir ki, can bedene geri döndüğü zaman, ölü bedeni yıkayanlar yıkama işlemlerine hala devam etmektedirler.” 7

Mezarın İçindeki Yaşam

Genel İslami inanışa göre ölümün ikameti –“mezarın içinde yaşam” ya da berzah– çok aktif bir ortamdır. Müslümanlar’ın çoğu genellikle Münkir ve Nekir olarak adlandırılan iki meleğin varlığına ve bu meleklerin ölen kişiyi, ona inancı ile ilgili bir dizi sorular sormak için ziyaret ettiklerine inanırlar. Ölen kişiye tam olarak hangi soruların sorulduğu konusunda anlatılanlar uyum içinde değildirler. Ama yine de pek çok anlatımda, mezarın içine girdikten sonra meleklerin ölen kişiden kalkıp oturmasını istedikleri ifade edilir; ona Rab’bin kim olduğunu sorarlar, ondan, dininin ne olduğunu ve peygamberinin kim olduğunu söylemesini isterler. “Erdemli kişilerin bu sorulara verdikleri doğru yanıtlar şöyle olur: Tanrı Rab’dir, dini İslam’dır ve peygamberi Muhammed’dir.” 8

Melekler sınavı başarı ile geçen inananların mezarlarını genişletir ve Bahçe’ye bakabilmeleri için mezarda bir pencere açarlar ve inananlar böylelikle Cennetin rüzgârlarını içeriye alır ve kokusunu duyarlar. Sınavı geçemeyen inanmayanlar için ise melekler tarafından “cehennem ateşine bir kapı açılır. Bu yüzden ölüler cehennemin sıcak ve kızgın rüzgârlarını hissederler ve mezarları öylesine daralır ki, kaburga kemikleri birbirlerinin içine geçerler.” 9

Ölümden sonraki işkence düşüncesi de Müslümanlar tarafından büyük rağbet gören bir inançtır. Muhammed, bir hadiste mezar işkencesini şu şekilde açıkladı:

Enes, Allah’ın Elçisini şu sözleri söylerken işitti: “Kul, bir mezara konduğu ve arkadaşları onu terk ettiği zaman, onların ayakkabılarının çıkarttığı sesleri işitir. İki melek gelir ve onu oturturlar, sonra şöyle derler: “Bu kişi –Muhammed– hakkında ne söylemen gerekir?” İnanan şu yanıtı verir: “Onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim.” Kendisine şunlar söylenir: “Cehennem ateşindeki yerine bak, Allah bu yeri değiştirerek seni cennetteki yere oturttu,” ve mezardaki kul her iki yeri de görür ve ikiyüzlüye ve inanmayana ise şöyle denir: “Sen bu kişi [Allah’ın Elçisi] hakkında ne dedin?” ve o da şöyle diyecektir: “Bilmiyorum. Diğer insanlar ne söyledilerse ben de onu söyledim.” O zaman kendisine şöyle denir: “Sen, cehennem ateşinden kurtulmuş olan bu kişileri (inananları) ne tanıdın ne de izledin.” Ona demir çekiçler ile vurulur ve o, öylesine yüksek ses ile haykırır ki, insan ve cin dışında yanında bulunan herkes tarafından feryatları işitilir. 10

Yukarıdaki hadis elbette mezarda yalnızca inanmayanlara uygulanan işkenceye değinir. Aynı zamanda hemen hemen herkes için söz konusu olan genel bir işkence hakkında anlatımlarda bulunan başka inanışlar da mevcuttur. El-Gazali dahil olmak üzere önde gelen pek çok Müslüman teolog, şöyle düşündüler: “Mezarda geçen bu ara süre içinde cezalandırılanlar ve cezalandırılmayanlar arasında siyah ve beyaz gibi kesin bir ayırım olacağı sonucuna varmak gereğinden fazla basit olur.” Bu nedenle, şunu ileri sürdüler: “Birkaç istisna dışında, her bireyin göreceği işkencenin hafif mi ya da ağır mı olacağı bireyin yeryüzündeyken dininin ya da imanının şekline bağlı olarak belirlenir.” 11 Böylece, “dini inançlara sadakat, şunu bir gerçek olarak kabul eder; sadıklar da kâfirler de mezar baskısına (daght) aynı şekilde maruz kalacaklardır, ama aynı zamanda yalnızca kafir (inanmayanlar) adhab’a ya da cezanın daha ağır biçimlerine maruz kalacaktır.” 12 İnanan ve inanmayanın göreceği işkence arasındaki fark, işkencenin yanı sıra genellikle şöyle ifade edilir: inanmayanın göreceği işkence, kötünün nihai yazgısının bir ön göstergesidir, inananın göreceği işkence ise, daha çok onun canını saflaştırmak için tasarlanmış bir eylemdir. 13

Çoğu insan, ceza döneminden sonra pek çok bireyin “uyku durumuna” geçeceklerini kabul ettiler. Ama yine de büyük bir çoğunluk, ölülerin ruhlarının bu söz edilen berzah dönemi içinde tamamen bilinçli ve aktif olarak yaşamaya devam edeceklerini belirten bir inanca bağlı gibi görünürler. Kuran, ölülerin dirileri duyamayacakları konusunda (27:80), çok net bir ifadeye sahip gibi görünmesine rağmen, pek çok sünnet ve diğer kayıtlar, ölülerin oldukça iyi işittiklerini belirtirler. Bir hadise göre, peygamber, “ölülerin konuştuklarını ve hatta birbirlerini ziyaret dahi ettiklerini onaylar.” 14 Bir diğer hadise göre Muhammed şunları söyledi: “Erkek kardeşinin mezarını ziyaret eden ve onun yanında oturan herkes, erkek kardeşini mutlu eder ve onun yalnızlığını giderir. Ölü, erkek kardeşinin söylediklerine yanıt verecektir, ama buna rağmen erkek kardeşi, ölünün söylediklerini işitemeyecek ya da ona yanıt veremeyecektir.” 15

Bu aşamada vefat eden canların eylemleri hakkında ortak bir İslam düşüncesinin bulunmadığı kesindir. Ebu Hurayra’nın bir beyanına göre, inanan biri öldüğü zaman, ruhu, yaklaşık bir ay süre ile evinin çevresinde dolanıp durur, onun için dua edenlere ve yas tutanlara bakar. Bir yıl sonra, ölen kişinin ruhu, “diriliş günü için bir araya toplanmış olan ruhların bulunduğu yere ulaşır.” 16 El-Gazali’ye göre, ruhlar dört sınıfa ayrılırlar. Bazı ruhlar yeryüzünün çevresinde dolaşırlar. Tanrı, “bazılarının uyuklamasına izin verir.” Diğerleri, örneğin şehitlerin ruhları gibi ruhlar, iki ya da üç ay mezarlarında kalırlar ve sonra yukarı Bahçe’ye alınırlar. Peygamberlere ve kutsallara ait olan diğer ruhlar, dördüncü sınıfta yer alırlar ve kendilerine, ne hoşlarına gidiyorsa onu yapmaları için özgür seçim hakkı verilmiştir, bu nedenle bazıları cennete gitmiş, bazıları da yeryüzünde kalmayı seçmişlerdir. 17

Pek çok çağdaş Müslüman’ın bu klasik teolojinin canlı anlatımlarını reddettiklerine ve ölümden sonraki deneyimlerin ayrıntıları hakkında spekülasyon yapmamaya karar vermiş olduklarına işaret etmemiz elbette gerekir. “Aslında çağdaş Müslüman yazarların büyük çoğunluğu ölümden sonraki yaşamı tartışmamayı tercih ederler. Yalnızca yargı gününün gerçekliğini ve insanın sorumluluğunu herhangi bir ayrıntıya ya da yoruma açık tartışmaya girmeksizin kabul etmek ile yetinirler.” 18

Smith ve Hattat’a göre ölümden sonraki yaşamın soruları ile ilgilenen modern Müslüman düşünürlerin çoğu üç temel sınıfa ayrılabilirler. Bu üç sınıftan birinde klasik öğretişlerin sürekli geçerli olduklarını onaylayan ve görevlerini temel olarak “bilgiyi, sıradan okuyucu için kabul edilebilir hale getiren Arapça dilinde sunarak yapmaları gerektiğini düşünen gelenekçiler yer alırlar.” 19 Uzmanların yenilik taraftarları olarak tanımladıkları ikinci grup, temelde “insan doğasının sorumluluğunu ve mesuliyetini tartışmayı ilginç bulur... [ve] bilgiye yaklaşımları ahlaki yönden eğitici olmaktan çok vaizlere ya da vaiz hazırlanması ile ilgilidir.” 20 Bu kategorideki yazarların çoğu, ölümden sonraki yaşamın koşulunun tanımlanması için insan dilinin kullanılmasını kabul etmelerine rağmen, bu dilin birebir anlamda, ama ruhsal ya da mecazi olarak algılanmaması gerektiğine inanırlar. 21 Etkin bir Müslüman yazarın ilginç bir yorumunda şu ifadeye yer verilir: “Tanrı’nın Elçisi, günahkârların, ölümden sonra pek çok yılan tarafından işkence görecekleri uyarısında bulundu; bazı cahil kişiler günahkârların mezarlarına gidip inceleme yaptılar ve bu yılanları mezarda göremedikleri için şaşırdılar. İşkence eden yılanların inanmayan kişinin ruhunda bulunduklarını ve bu inanmayan kişi ölmeden önce de yılanların onun ruhunda konut kurmuş olduklarını anlamadılar, çünkü bu yılanlar, inanmayan kişilerin kötü özelliklerini sembolize etmektedirler.” 22

Son grupta yer alan kişiler ruhaniler olarak sınıflandırılırlar. Bu grubun büyük bölümü, Batı araştırmasının ruhanilik ve ruhsal dünya ile iletişim alanında vardığı doğrudan sonuçtan ortaya çıkan bir gruptur. 23 Bu nedenle, ölümden sonraki yaşamın kesin doğası ve ayrıntıları hakkında yaygın bir İslam ortak görüşünün mevcut olmadığı açıktır.

Son Saat

Daha önce de söz edildiği gibi, İslam’da yalnızca bireysel ölüm gerçeği vurgulanmaz, ama aynı zamanda yargı gününden önce olduğunu bildiğimiz tarihin ikmali hakkında da benzer bir vurgulama mevcuttur. Diğer tektanrılı inançlar gibi İslam teolojisi de “son zamanlar” ile ilgili özel konu hakkında bir “son günler” öğretişi geliştirmiştir.

Kuran “Kıyametin mutlaka geleceğini” onaylar, ama buna rağmen Tanrı, onu maksatlı olarak “gizli tutmayı” tasarlamıştır” (20:15). 33:63 ayetinde şunu okuruz: “İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Allah katındadır.’ Ne bilirsin, beklide kıyamet yakında gerçekleşir!” Tanrı’nın dışında hiç kimse kıyamet gününün saatini bilmemesine rağmen, Kuran son saatin gelişi hakkında belirli başka “imalarda” bulunur. Bu önerileri ve pek çok başka peygamberlik hadisini temel alan İslam öğretişi, nihai yargıdan önce gelmesi gereken olaylar dizisini düzene sokma girişiminde bulunmuştur.

Kuran’daki son günler ile ilgili “belirtiler” hakkındaki listenin en üst sırasında Kuran’ın tamamında çok dramatik bir şekilde tanımlanan felaket olayları yer alır. Örneğin, 82:1-5 ayetlerinde bu konu hakkında şunları okuruz: “Gök yarıldığı zaman, yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman, kabirlerin içindekiler dışarıya çıkarıldıkları zaman, herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.” Sure 81’de, benzer bir tanımlamaya yer verilmiştir: “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar bulanıp söndüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, denizler kaynatıldığı zaman, herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir” (ayetler 1-3, 6, 14).

Müslümanlar’ın çoğunluğuna göre, doğanın bu evrensel ayrılıp dağılması yaygın bir ahlak bozukluğundan önce vaki olmuştur. Çok sayıda hadis temel alınarak tanrısal bilgeliğin “tam bir tükenme sıkıntısı” yaşayacağına inanılır; şarap kullanımında artış görülecek ve “zina ve tecavüz sıradan, alışılmış eylemler haline geleceklerdir.” 24 Gerçek, dürüstlük ve dindarlık azalacak, ama her tür adaletsizlik ve ahlak bozukluğu büyük artış gösterecektir. Buhari, ilginç bir hadisinde şöyle der: “Erkeklerin sayısı azalacak ve kadınların sayısı artacaktır, öyle ki, tek bir erkeğe elli kadın düşecektir.” 25

Bu anlatılanlar, yaklaşmakta olan son saatin daha “genel belirtileri” olarak görülürken, aynı zamanda pek çok teolojik el kitabı daha kesin ve özel belirtilere yer veren bir liste de içerirler. El-Müslim’in bir hadisine göre, peygamber son saat hakkında şu yorumda bulundu:

[Muhammed] bunun üzerine şöyle dedi: “Siz on belirti görene kadar kıyamet günü gelmeyecek.” Ve bu bağlamda duman (tütün) hakkında da bir ifadede bulundu; Deccal [genellikle Mesih karşıtı olarak adlandırılır]; canavar; güneşin batıdan doğması; Meryem oğlu İsa’nın inişi; Gog ve Magog; ve doğuda, batıda ve Arabistan’da olmak üzere üç ayrı yerde toprak kaymaları; tüm bunların sonunda Yemen’den bir ateş çıkacak ve insanları toplanacakları yere sürecek. 26

Vahye ait olayların yukarıdaki listesinde bulunan her konuyu bu bölümde tartışmayacağız. Tahmin edeceğiniz gibi, her belirtiyi renkli ayrıntılar ile tanımlayan pek çok hadis mevcuttur. 27 Ancak yine çok ilginçtir ki, pek çok Müslüman yorumcuya göre, o saatin yakınlaştığını gösteren en önemli belirti, Mesih’in gelişidir, sahte Mesih’i yok edecek ve yeryüzünde esenlik ve doğruluğu bina edecektir.

Mesih karşıtının ya da Deccal’in İslam’da en çok rağbet gören resmi şöyledir: Bir gözü kördür, alnında kafir –inanmayan– sözcüğü yazılıdır; en önemli işlevi inanmayan kitleleri tanrı olduğunu söyleyerek ve mucizeler yapma gücüne sahip olduğunu iddia ederek yanlış yöne saptırmaktır. Mesih karşıtı (Deccal), tüm dünyaya “kötülük yayacak” ve gerçek inananların dışında tüm insanlar ona hayran kalacaklardır. 28

Deccal’in kötülükleri doruğuna ulaşmışken, Mesih yeryüzüne inecek ve Mesih karşıtını yok edecek, sonra da gerçek İslam dinini kuracaktır. Muhammed, çok rağbet gören hadislerden birinde şöyle der: “Meryem oğlu İsa çok yakında adil bir yönetici olarak aranıza inecektir; çarmıhı kıracak ve domuzları öldürecek ve artık cizye (Müslüman olmayanlardan alınan vergi) olmayacaktır. 29 Daha sonra, belirli bir dönemin sonunda İsa’nın kendisinin öleceği ve Muhammed’in ve Medine kentindeki ilk iki Müslüman Halifenin yanına gömüleceği ileri sürülür. 30 Ama yine de, Sünni Müslümanlar’ın çoğunluğunun İsa’nın ikinci gelişine ve kıyamet gününde dünyanın kurtarıcısı olarak sahip olduğu role inanmalarına rağmen, Şii Müslümanlar’ının çoğunluğu, bu kurtarıcı figürünü İsa olarak değil, Mehdi (“tanrısal-rehberliğe sahip kişi”) olarak tanımlarlar. Şii geleneğine göre Mehdi mucizevi bir şekilde ortadan yok olan ve bir gün yeryüzünde adaleti kurmak için yeniden ortaya çıkacak olan on ikinci İmam (Muhammed’in ardılı ve atası) olarak görülür. 31

Temelini Kuran’dan alan son zamanlara ait sık sık söz edilen bir diğer belirti Ye’cüc ve Me’cüc’lerin (Gog ve Magog) [18:92-98; 21:96-97] ortaya çıkmalarıdır. Muhammed Khouj, bu konu ile ilgili şu düşünceyi aktarır: “Allah’ın buyruğu üzerine Ye’cüc ve Me’cüc adlı kavimler İsa’nın yeryüzüne ineceği zamanda kapatıldıkları yerden salıverileceklerdir.” 32 Ye’cüc ve Me’cüclerin kesin doğaları ve Mesih karşıtı ile olan ilişkileri ile ilgili olarak bir karara varmak zordur. Ama pek çok kişinin onlar ile ilgili inancı şudur: Ye’cüc ve Me’cücler son zamanlarda sayıları çok artacak olan ve yeryüzüne yıkım getirecek olan ve güçlü insani varlıklardan oluşan iki kavimdir. Bir peygamberlik hadisi Tanrı’nın, onları belirlenen bir zamanda solucan ve kurt belası ile yok edeceğini ileri sürer. 33

Şu ana kadar üzerinde durduğumuz belirtilerden anladığımız kadarı ile, Müslüman teologlar tarafından yukarıda sıralanan olayların uygun bir kronolojik sırasını yapmak için fazla çaba harcanmadığı aşikâr gibi görünür. Ama tüm belirtiler yerine geldikten sonra tüm insanlığın genel dirilişi için bir hazırlık olarak bu üçüncü aşama kozmik yapının nihai yok oluşu ile son bulacaktır dersek güvenilir bir ifade kullanmış oluruz.

Tüm İnsanlığın Dirilişi

Smith ve Hattat’ın belirttikleri gibi, “Belki de ölümden sonraki yaşam ile ilgili olayların tümü içinde bu dram ve heyecan uyandıran bu boru sesleri dönemi ile kıyaslanabilecek başka hiçbir olay mevcut değildir.” 34 Kuran, bu olay ile ilgili olarak şunları söyler (69:13-16): “Sur’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur. Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.” Aynı zamanda 39:68 ayetinde şu satırları okuruz: “Sur’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.”

İslam sünneti, Ölüm meleğini ya da İsrafil’i Tanrı’nın verdiği izin üzerine son boruyu üfleyecek melek olarak tanımlar. Yukarıda belirtilen Kuran ayetleri hakkında yorum yapan Muhammed Khouj bu konu ile ilgili olarak şunları yazar: “Yerde ya da gökte yaşayan, Allah’ın ölmesini istediği her yaratık, ilk üflenen boru ile ölecektir. Boru ikinci kez üflendiği zaman, Allah yaratılışın başlangıcından yaşamın son anına kadar ölmüş olan herkesi diriltecektir.” 35 Çeşitli Kuran metinlerini temel alan bazı klasik yazarlar Tanrı’nın yüzünün dışında var olan her şeyin yok olacağını beyan ederler (28:88; 55:26-27) ve bu beyanlarında öylesine ileri giderler ki, ölüm meleğinin kendisi dahil olmak üzere tüm meleklerin Tanrı’nın tekliğinin (tevhid) yüceltilebilmesi için öleceklerini dahi söylerler. 36 Bilinmeyen bir “zaman” döneminden sonra Tanrı, diriliş borusunu üfleyecek olan İsrafil’den başlayarak tüm ölüleri diriltecektir. 37

Bedensel diriliş gerçeği, Muhammed’in ilk vaazlarının köşe taşıdır. Peygamber, çeşitli durumlarda bedensel dirilişe olan inancı nedeni ile alaya maruz kalmış, ama bu konu ile ilgili inancından kesinlikle dönmemiştir. “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkı ile gücü yetendir” (46:33). Kuran, insanın, Tanrı’nın gücüne inanmayışını azarlar ve şöyle der: “Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: ‘Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?’ De ki: ‘Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkı ile bilendir’” (36:78-79).

Müslümanlar’a göre, Tanrı, her bireyin bedenini her kişinin çürümeyen tohumundan orijinal biçimi ile yeniden yaratacak ve sonra her canı ait olduğu bedene ekleyecektir. Diriltilen kadın ya da erkek herkesin çok kısa bir zaman önce öldüğü duygusuna kapılacağına inanılır. 38

Tüm insanlık diriltildikten sonra, Tanrı’nın tahtının önünde bir araya gelerek toplanacaktır. Bazı hadisler bu konu hakkında şunları yazarlar: “Herkes, ayakkabısız, çıplak ve sünnetsiz olarak”, yaratıcısının önünde mutlak bir güçsüzlük içinde toplanacaktır. 39 Dirilişten sonra, “Bireye, geçmişteki hataları nedeni ile yakında kendisine verilecek olan karşılık üzerinde düşünüp taşınması için yeterince fırsat tanınacağı söylenir. Tüm bu süreç, toplanma yerinin dehşeti [el-mahşer] ya da Tanrı’nın önünde durma zamanı [el-makuf] olarak adlandırılan bir yerde son bulur.” 40

Tüm Kuran’da insani varlıklar ve Yaratıcıları arasındaki bu korkunç karşılaşma hakkında pek çok referansa yer verilmiştir. İnanmayanların yazgısının ne olacağına ilişkin şunları okuruz: “De ki, ‘Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).’ O ancak şiddetli bir sesten (ikinci sur –boru– üfürülüşü) ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler. Şöyle diyecekler: ‘Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür.’ Onlara, ‘İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür’ (37:18-21). “Ama en büyük korku bile inananları tasalandırmaz ve melekler onları, ‘İşte bu, size vaat edilen (mutlu) gününüzdür’ diyerek karşılarlar” (21:103). 80:33-42 ayetlerinde, her iki grup arasında yapılan bir diğer kıyaslamaya yer verilir:

Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün, kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herktesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. O gün bir takım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, gülerler, sevinirler. O gün nice yüzler vardır ki, toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür. İşte onlar, kafirlerdir, günaha dalanlardır (aynı zamanda bakınız 74:9-10; 75: 35-39; 78:40).

Sonunda, bazı kişilerin elli bin yıl, ve bazılarının bin yıl olduğunu (32:5 ayeti temel alınarak) ileri sürdükleri belirli bir zaman geçtikten sonra (70:4 ayeti temel alınarak), herkesin “hayranlık duyarak secde etmesi gerektiği” (68:42) buyruğu verilecektir. Ve Kuran, inanmayanların secde edemeyeceklerini söylerken, hadisler, inananların memnuniyet ile secde edeceklerini ve hesap verme anı için gerekli aşamanın hazırlanacağını onaylar.

Hesap Verme Günü

“Tanrı, insanları Huzuruna topladığı zaman, onları mutlak adaleti esas alarak yargılamaya başlayacaktır. Niyetleri ve arzuları dahil olmak üzere bir kişinin yaptığı her şeyin hesabı o gün sorulacaktır. O an geldiği zaman, hiç kimse bir diğerine yardım edemeyecektir, çünkü o kişi hakkında o anda konuşacak olan kişinin eylemleri ve niyeti olacaktır.” 41 Bu satırlar, çağdaş ve dini inançlarına sadık bir Müslüman yazar olan Muhammed Khouj tarafından yazılmıştır. Khouj, satırlarına şunları ekler: “Her bireyin iki meleği vardır – sağında duran iyi işlerini, solunda duran ise kötü işlerini kaydeder. Allah’ın buyrukları aracılığı ile bu melekler, her insani varlığın, tek tek her eylemini ve niyetini titizlik ile kaydederler.” 42 Khouj’un yorumları, insanlığı yargılayan Tanrı’nın mutlak adaleti konusunda bizi emin kılan pek çok Kuran bölümleri ve her bireyin kendi yersel yaşamındaki kayıtları temel alınarak yargılandığına ilişkin gerçek üzerine bina edilmişlerdir.

Örneğin, 18:49 ayeti, “Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün, ‘Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rab’bin hiç kimseye zulmetmez.” Ve 17:13-14 ayetleri bu ifadeyi kabul ederler: “Her insanın amelini (işini) boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. ‘Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter’ denilecektir.”

Ameller Kitabına ek ve bireyin iman ve eylemine bir tanık olarak Kuran aynı zamanda peygamberlerin, inanmayanlara ve ümmetlerinin inananlarına karşı (16:89) yaptıkları tanıklıktan da söz eder. Bireyin geçmişteki eylemleri ile ilgili bir başka tanıklık kişinin kendi bedeninin kısımları hakkında olacaktır. “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da bize şahitlik eder” (36:65).

Kuran’ın düşüncesine göre, tanrısal adalet süreci, bir terazi (mizan) aracılığı ile yerine gelir; bu terazi bireyin kötü işlerini iyi işlerine karşı dengelemek için kullanılır. “Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır” (23:102-3). Tanrısal kararın sonucu bireye bildirilir; bu konu 69:18-31 ayetlerinde tanımlanır:

O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz. Hiçbir sırınız gizli kalmaz. İşte o vakit, kitabı kendisine sağdan verilen kimse der ki: “Gelin, kitabımı okuyun!” “Çünkü ben, hesabım ile karşılaşacağımı zaten biliyordum.” Artık o, hoşnut bir hayat içindedir. Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: “Keşke kitabım bana verilmeseydi.” “Hesabımın ne olduğunu da bileseydim.” “Keşke ölüm her şeyi bitirseydi.” “Malım bana hiçbir yarar sağlamadı.” “Saltanatım da yok olup gitti.” Allah şöyle der: “Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın.”

Yargı sürecinin son aşaması, cehennemin üzerinde bulunan sırat köprüsünün geçilmesidir. Kuran’da bu köprü ile ilgili belirtilen re­feranslar, oldukça belirsiz referanslardır (36:66; 37-24), ama alışıldığı gibi, hadisler bu nihai süreç ile ilgili tüm ayrıntıları sağlamıştır. Muhammed Khouj, şu iddiada bulunur: “Allah, insanları yargıladıktan ve onları sınıflara ayırdıktan sonra bir sırat köprüsü kuracaktır. Sırat köprüsünün kenarı, bir saç telini kesecek kadar keskin ve kızgın kömürden daha sıcak olacaktır. Sonra, insanlardan sırat köprüsünün üstünden geçmeleri istenecektir.” Elbette, “kişi, inançlarına ne kadar adanmış ve ne kadar bağlı ise, bu sırat köprüsünden o kadar kolay geçecektir. Bazılarının geçişi şimşeği, bazılarının geçişi rüzgârı andıracak, diğerlerinin geçişi ise, yağan bir yağmura benzeyecek ve bazıları da bir at kadar hızlı bir şekilde bu köprüden geçeceklerdir. Sona kalanlar ise sürünerek geçecek olanlardır.” 43

Yargılandıkları zaman mahkum olan kişiler, sadık kişilerin aksine köprüden geçmeyi başaramayacaklar ve cehennem çukuruna düşeceklerdir. Smith ve Haddat, bu köprünün önemi hakkında şu yorumu yaparlar: “Bu terimin (sırat) sembolik anlamı oldukça zengindir: Bu terimin Kuran’da tüm sadıkların uygun ve düzenli işlerini temsil etmek için sürekli olarak kullanılıyor olması tamamen yerinde bir olgudur, doğru yolun çok daha belirgin bir anlamda ifade edilmesi gerekir; her bireyin izlemiş olduğu yolun derecesini tayin eden süreç içindeki son şekil ortaya konulmalıdır.” Ve “İslam düşüncesine göre sırat herhangi bir bireyin konu ile ilgili çabasını denemekten ziyade yargının doğruluğunu ispat etmenin bir başka aracı olarak işlev görür.” 44

Cennette ya da cehennemdeki sonsuz varoluş hakkındaki İslam görüşünü gözden geçirmeden önce, aynı zamanda bu noktada önemli olan, aracılığın ve aracılık etmenin kurtuluş elde etme konusundaki rolünün rağbet gören İslam anlayışını da kısaca tartışmamız gerektiğidir. Daha önce 4. Bölümde sözünü ettiğimiz gibi, rağbet gören İslam’ın büyük bölümünde Muhammed’in bir elçi olarak üstlendiği peygamberlik görevi, bir aracı (şefaatçi) olarak üstlendiği rolü ile yakından bağlantılıdır. 45

Son olayların düzenlenişi ile ilgili olarak Muhammed’in yapacağı aracılığın kesin zamanı tartışmalı bir konudur. Bazı kayıtlara göre, Muhammed’in aracılığının sırat köprüsünden geçmeden önce, bazılarına göre ise sırat köprüsünden geçtikten sonra gerçekleşeceği ileri sürülür. Peygamberin aracılığı hakkında anlatılan, en sevilen öykülerden biri El-Gazali’ye aittir; El-Gazali, bu olayın zamanını daha önceye, borular üflendikten sonraki zamana ait olarak görür:

Bu öyküye göre, bin yıldır yargı için bekleyen Müslümanlar Tanrı ile aralarında aracılık yapacak peygamberlerden birini sabırsızlık ile beklerler. Bu amaç ile bir peygamberden öbürüne koştururlar, ama peygamberlerden her biri yaşamlarındaki bazı belirli sorunlar ya da günahlar nedeni ile onları reddetmek zorunda kalırlar: Adem yasak ağacın meyvesinden yediği, Nuh, halkı boğulmak üzereyken onlardan çok kendisi ile ilgilendiği, İbrahim, Tanrı’nın sözleri ile ilgili olarak halkı ile tartıştığı, Musa bir adam öldürdüğü ve İsa’ya ve annesine tanrılar olarak tapıldığı için kendilerine gelenleri reddetmek zorunda kalırlar. Sonunda Müslümanlar Muhammed’e giderler ve Peygamber onlara şunu söyler: “Aradığınız peygamber benim! Tanrı’nın, istediği, seçtiği kişilere, izin verdiği sürece [aracılık edecek olan] doğru kişi benim!” Peygamber Tanrı’nın çadırlarına doğru hareket eder ve aracılık etme talebinde bulunur ve kendisine aracılık etmesi için izin verilir. Perdeler kalkar, peygamber bin yıl secdeye kapanır, Tanrı’yı över ve Tahtın kendisi peygambere övgüde bulunarak titrer. 46

Muhammed’e yalnızca aracılık etmesi için izin verilmemiştir, ama onun aracılığı öylesine etkilidir ki, başlangıçta cehennem yargısına uğramış olan kişilerin çoğu bile cehennemden çıkartılır ve cennete alınırlar. 47 Böylelikle rağbet gören inanç şudur: En günahkâr kişi, Muhammed’in aracılığı ile ve Tanrı’nın merhameti sayesinde son saatte kurtulacaktır. Hakim olan düşünce, Tanrı’nın tevhid özelliğinin (tekliğinin) aleyhinde bulunarak en kötü günahı işlemiş olan müşrikler dışında herkes kurtulma olasılığına sahiptir. Ama elbette Muhammed’e aracılık eden olarak verilen öneme rağmen, bir kişinin cehennemden kurtulabilmesi yalnızca Tanrı’nın merhameti aracılığı ile mümkün olur. El-Subki şöyle der: “Tanrı, tanıklığı (kelime-i şehadeti) söyleyen herkesi ateşten çıkartacaktır ve kafirlerden (inanmayanlardan) hiç kimse kurtulmayacaktır.” 48

Cennet ve Cehennem

Kuran şu konuyu sürekli vurgular: “Her bireyin yargı gününde iki seçeneği olacaktır: Bahçenin mutluluğu ya da cehennemin işkencesi.” 49 Sırat köprüsünden başarı ile geçen kişiler cennete girerler ve köprüden düşenler cehennem çukuruna atılırlar. Cehennemin işkenceleri ile ilgili olarak, Kuran şu beyanda bulunur: “Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.” Sonra şöyle devam eder: “Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır. Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir” (37:62-68).

Ayrıca inanmayanlar “Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler” (25:12-13). Ayrıca tüm bunlara ek olarak “kaynar su arasında gider gelirler” (55:44), “Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!..” (56:42-43). “Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar” (67:7-8). Cehennemdeki kişiler mutsuzdur, orada şiddetli bir soluyuşları vardır (11: 106). Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derileri yenilenecektir (4:56). Orada kendilerine irinli su içirilecektir. Her yandan ölüm gelecek ama ölemeyeceklerdir (14:16-17). Kitabı kendisine sol taraftan verilen uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurulacak (69:30-32), Gömlekleri katrandan olacak, yüzlerini de ateş bürüyecektir (14:50). Başlarının üstünden kaynar su dökülecek, karınlarının içindekileri ve derilerini eritecek ve cehennemden ya da o ızdırap­tan çıkmak istedikleri takdirde, oraya geri döndürüleceklerdir (22:19-21). 50

Kuran’da genellikle “Naim Cennetleri” (37:43) olarak ifade edilen cennet bahçeleri inananların, yüreklerinin diledikleri her şeyi bulacakları bir yerdir.” 51 İnsanlar cennette koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar. Etraflarında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır. Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmek ile sarhoş da olmazlar” (37:43-47). Sadık kalanlara genç ve güzel kadınların eşlik edeceklerine dair vaatte de bulunulur (37:48). “Onlara, ‘Dünyada yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için’ denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir” (52:19-20; aynı zamanda 56:22; 55:72; 44:54). Hallerinden hoşnutturlar, huzur ve güvenlik içindedirler. Ahmakça konuşmalar, boş sözler dinlemez ve kötü tecrübeler yaşamazlar, yalnızca huzurun tadını çıkarırlar. Asla ölüm tatmayacaklardır. “Nazik konuşmalar işitecekler, hoş gölgelik yerlerde oturacaklar ve canları ne zaman isterse istedikleri meyveyi, serin içkileri ve diledikleri etleri yiyeceklerdir. Cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve lezzetli içki (parlayan bir ırmaktan lezzetli şarap –Kevser şarabı)– içecekler ve bu şarabın baş döndürme özelliği olmadığı için onu içtikleri zaman sarhoş da olmayacaklardır” (37:45-47). Sadık olanların etrafında hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler dolaşırlar. Ebediyen genç kalan uşaklar, oların etrafında; içmekle başlarının dönemeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar. Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bilezikler ile süsleneceklerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir (52:24; 56:17; 76:19). 52

Ama yine de bu bölümde göksel zevklerin hepsi tanımlanmaz. Aynı zamanda yukarıdaki tanımlamalardan daha büyük olan ruhsal bir sevinç konusunda da referanslar mevcuttur. Örneğin, 9:72’de şunları okuruz: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vaat etti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.”

Kuran’ın, cennet ve cehennem ile ilgili portresini tartışırken Müslümanlar’ın kendilerinin bu öyküleri genelde nasıl anladıkları konusuna işaret etmek önemlidir. Smith ve Hattat bu konu hakkında şunları yazarlar:

İslam ümmeti, gelecek olan yaşamda verilecek ödüller ve cezalar hakkındaki konuların birebir anlamları ile anlaşıp anlaşılamayacakları konusunda çeşitli yorumlar öne sürmüştür. Tüm bu yorumlar arasında en baskın olan anlayış, nihai karşılığın bedensel doğası, fiziksel işkence ve zevk gerçekliğinin olumlu onayıdır, ama buna rağmen bu görüş genelde gelecekteki dünyanın gerçekliklerinin bu dünyanın gerçeklikleri ile aynı olacakları konusunda ısrarlı değildir. Fiziksel karşılık nihai anlamda kesinlikle mevcut olmasına rağmen genellikle şimdi kavrayabildiğimizin ötesinde bir gerçekliğe sahip olarak anlaşılır. Bu anlayış aslında bila kayf (tam olarak nasıl olduğunu anlayamadan) Aş’ari ilkesinin bir başka uygulamasıdır. 53

Yukarıdaki ifadenin desteklenmesi konusunda Muhammed Khouj, tipik bir örnek teşkil eder. Bu yaşamdan sonrasına geleneksel İslam anlayışı ile oldukça birebir yaklaşıma sahip gibi görünen, dini inançlarına sadık, çağdaş bir Müslüman olmasına rağmen, şöyle yazar: “Allah, süt, bal ve şaraptan söz ettiği zaman, bu sözcükleri yoğun bir güzellik resmi akla getirmek için kullanır. İnananlara eşlik edecek olan güzel bayanları ve yakışıklı beyleri de kolayca anlayabileceğimiz bir dil ile betimler. Bu tanımlar aslında cennette olan kişilerin sonsuz mutluluğunun önemini ifade ederler.” 54

Bu durum, Müslümanlar arasında birebir çeviri yapan kişilerin cennette sürekli olarak hizmetlerinde bulunacak olan güzel hurilere inanmadıkları anlamına gelmez. Yalnızca, Kuran’ın bazı tanımlarının tamamen sembolik oldukları ve gerçek anlamlarının ancak inananlar cennete girdikleri zaman bilinebileceği olasılığının var olduğunu göstermek içindir. Bu geleneksel tutum içindeki kişilerin yanı sıra cennet ile ilgili tüm fiziksel tanımları reddeden ve bu tanımları bütünüyle ruhsal terimler olarak anlayan Müslümanlar de mevcuttur. 55

Cennet ve cehennemin sürekliliği hakkında Müslümanlar’ın hepsi cennette mutluluğun sonsuza kadar süreceği konusunda hemfikirdirler. Kuran’ın kendisi inananlara, cennetin sonsuza kadar süreceği konusunda güvence verir (3:198; 4:57; 50:34; 25:15). Ama cehennemde kaybolanların sürekliliği hakkında herkesin uyum sağladığı tek bir fikir mevcut değildir. Kuran, sonsuzluğun cezası ve işkencesi hakkında konuşur ve ateşi ve cehennemin kendisini sonsuz olarak tanımlar (10:52; 32:14; 41:28; 43:74). Dini inançlarına sadık Müslümanlar’ın çoğunluğu cehennemin sonsuzluğunu bu tanıklığı temel alarak kabul eder. Diğer yandan, lanetlenen kişilerin ateşte uzun bir süre ya da Tanrı ateşte ne kadar kalmalarını isterse o kadar kalacaklarını belirleyen 78:23, 11:107 ve 6:128 gibi bölümlerin temel alınması sonucu, pek çok çağdaş Müslüman cehennem cezasının sonsuza kadar sürmeyeceğine ilişkin olasılığa yer verdiğine inanırlar. 56

İslam’ın Kurtuluş Öğretişi

Kuran, inananlar için cennet mutluluğu ve inanmayanlar için söz konusu olan felaketin gerçeklikleri hakkında vurgulama yapar, Kuran’ın cenneti kazanma ve cehennemden kaçınma konuları hakkında aşikâr bir ifade kullanması gerektiği doğal bir durumdur. Burada tartışılacak olan konular sonsuz öneme ve çağrıya sahip olan konulardır.

Kurtuluşun Doğası

Daha önce (Bölüm 2’de) belirtmiş olduğumuz gibi, insan hakkındaki İslam görüşü, ilk günahı ve yoksunluğu kabul etmez. İnsanın temel sorununun genelde, Tanrı’ya karşı isyan etmiş olması olarak görülmez, insanın temel sorunu doğasında var olan zayıflığı ve unutkanlığıdır. Bu yüzden, kurtuluş ile ilgili İslam görüşü, bu öğretiş ile ilgili Hristiyan görüşünden temelde farklı bir biçime sahiptir. Kateregga bu konu ile ilgili şu görüşünü bildirir: “İslam, insanın kurtarılmaya ihtiyacı olduğuna inanan Hristiyan kanaatini paylaşmaz. Mesih’in insanları kurtarmak için kendini feda ederek ölmesi hakkındaki Hristiyan inancı, insanın temelde daima iyi olduğu, Tanrı’nın, isteğini yerine getiren kişileri sevdiği ve bağışladığına ilişkin İslam inancı ile bağdaşmaz.” 57 Hasan Aksar adlı bir başka Müslüman yazar, şunu belirtir: “İslam’da ilkesel olarak tövbe etmek gibi bir konu yoktur, yalnızca yenilenme, bir geri dönüş, bir hatırlama söz konusudur… Bu yeryüzündeki en büyük meydan okuma tek bir Tanrı olduğunu ortaya koymak değildir.” 58 Avrupalı, İslam yanlısı Stanton, şu gözlemde bulunur: “Kuran’da sözü edilen günah, insan doğasının lekelenmesi anlamında değildir, yalnızca, insanın zayıflığı nedeni ile yanlış eylemlere duyduğu eğilimdir. İslam’da kurtuluş kavramı, yeniden doğma unsurunu kapsamaz.” 59 Böylelikle İslam’daki kurtuluş, yalnızca ölümden sonra tecrübe edilen, gelecekteki bir durumdan ibarettir. Geçmişteki günahlardan ve cehennemden kurtuluşu kapsar ve böylece Tanrı’nın hoşnutluğu ve cennete kabul edilme kazanılır.

Kurtuluş İçin Gerekenler

Muhammed Abül Kazım adlı Müslüman teolog, Salvation of the Soul and Islamic Devotions (Kurtuluş ve İslam İbadetleri) adlı kitabında, şunları yazar: “Kuran, bu dünyadan sonraki yaşamda insanın kurtuluşu için, inanç ya da imanın (iman) ve iyi işlerin (amel) gerekli olduğunu öğretir: kurtuluş, iman ve amel olmadan elde edilemez.” 60 5:9 ayetini, bu ifadeyi destekleyen, temsil edici bir örnek olarak değerlendirebiliriz: “Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, ‘Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükafat vardır’ diye vaatte bulunmuştur.”

Kazım, kurtaran imanı neyin oluşturduğu hakkında şu iddiada bulunur: “Kuran’da ve Sünnet’te öğretilen iman anlaşılması çok kolay bir olgudur ve kişinin içinde biçim alması zor değildir; Kuran ve Sünnet’te öğretilen imanın anlaşılması, Üçlü Birlik, günah, kefaret ve benzeri konuları içeren Hristiyanlıktaki iman öğretişini anlamaktan daha kolaydır.” İslam’daki iman öğretişi Hristiyan­lıktaki iman öğretişinin aksine, “üç temel unsura sahiptir – bu unsurlar öylesine önemli bir temel oluştururlar ki, herhangi birinin eksikliği durumunda, imanın, bir bütün olarak varoluşu inkâr edilmiş olur... Kurtuluş için üç unsurun tümü gereklidir. 61 Bu unsurlar şunlardır: “Tanrı’nın tek olduğuna inanmak, Muhammed’in peygamber olduğuna inanmak ve ölümden sonra bir yaşam olduğuna inanmak.” 62 Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak bireyin inanması gereken şudur: “Muhammed, son peygamberdir. Tanrı’nın daha önce gönderdiği her peygamber belirli bir halk için gönderildi, ama Muhammed dünyada, Kıyamet Gününe kadar var olacak olan tüm insanlar için gönderildi.” 63 Bu imanın ilk iki kısmı, İslam’da çok iyi bilinen kelime-i şehadet ya da iman ikrarını biçimlendirirler. “Şehadet imanın öylesine elzem bir kısmıdır ki, genelde, geri kalan kısımlar olmaksızın iman olarak bilinir.” 64 Ama gelecekteki yaşama inanmak da aynı derecede elzemdir. “Gelecekteki yaşamın fiziksel doğası Kuran’da ve Sünnet’te öylesine güçlü vurgulanır ki, gelecekteki yaşamın inkâr edilmesi, sonsuz lanete neden olan küfür olarak düşünülür.” 65

Kazım, İslam inancının temel içeriklerine doğru ve eksiksiz olarak işaret eder, ama geleneksel Müslüman teologlar İslam imanını aşağıda belirtilen beş ya da altı sınıf olarak açıkça beyan etmişlerdir. Rauf, bu konuda şunu yazar: “İman, inancı şu unsurlar ile şekillendirir: Tanrı ve Tanrı’nın nitelikleri, peygamberler ve erdemleri, melekler, kutsal kitaplar, diriliş günü, ve Kader, yani, dünyada olup biten her şeyi Tanrı buyurur.” Rauf, yazdıklarına şöyle devam eder: “Her kim, İslam imanının bu altı kısmına inanırsa, Mü’min (inanan) olarak adlandırılır; ve her kim bu kısımları ya da bu kısımlardan herhangi birini inkâr ederse, kafir (inanmayan) olarak adlandırılır.” 66 Bazı Müslümanlar, Kader’i, bir iman unsuru olarak düşünmezler ve bu nedenle, imanın yalnızca beş unsurunu kabul ederler.

Yukarıdaki sınıflandırmalara tekabül eden benzer sınıflandırmalar vardır, bu sınıflandırmalar Müslüman’dan, kurtuluş elde etmesi için talep edilen iyi işler ile ilgilidirler. İslam’ın beş şartı ikrar, namaz kılma, oruç tutma, sadaka verme ve Mekke’ye hac için gitme gibi ifadeleri içerir (Ek 2’ye bakınız). Bireyin bedeni sağlıklı ise ve yolculuğu yerine getirebilecek kadar güçlü ise, hac ziyaretini yaşamı boyunca en az bir kere yerine getirmesi gerekir. Bazı Müslümanlar, İslam’ın altıncı bir şartı olarak (Bölüm 8 ve Ek 5’e bakınız) Tanrı adına kutsal bir savaşın çabası şeklinde gördükleri cihad’ı da bir iman unsuru kabul ederler.

Bu eylemlerin –dua en önemli unsur olarak– yerine getirilmesi, kurtuluş elde etmek için son derece gereklidir. 67 Kateregga bu konuda şunları yazar: “Yalnızca inanmak yeterli değildir. İnsan, İslam inancı tarafından kendisinden talep edilen tüm görevleri uygulamalı olarak yerine getirmek zorundadır. İbadet’ini (adan­mış tapınma) yapması gerekir… Tapınmaya, Tanrı ve tüm diğer iyi işler tarafından buyurulan tüm öncelikli görevleri yerine getirmek dahildir.” 68 Kazım, kurtuluşun, bu iyi eylemlerin uygun ve düzgün bir şekilde yerine getirilmelerine bağlı olduğunu vurgular. 69 İşte bu yüzden neredeyse tüm dini el kitapları yukarıda belirtilen tüm dini görevlerin yerine getirilmeleri ile ilgili doğru yol konusunda kılı kırk yaran ayrıntılara girerler. 70 Kazım, bu dini görevler ile ilgili şu fikri ileri sürer:

İslamiyet’teki şartlar, zorunlu olan ve zorunlu olmayan olarak iki türdür. Namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek ve Mekke’ye hac yolculuğu zorunlu eylemler olarak kabul edilirler. Namaz günde beş kez yerine getirilmesi gereken bir ibadettir; bundan fazlası zorunlu değildir.  Bir kameri ay olan Ramazan’ın tamamı boyunca oruç tutmak zorunlu bir ibadettir; yılın diğer önemli günlerinde oruç tutmak ise görev dışı görülen bir ibadettir. Dört zorunlu ibadetin ‘kurtarıcı’ çabası, pek çok insanın, bu ibadetlerin mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi elbette imkansız olan durumlar içinde bulunmaları nedeniyle hasıl olur... Zorun­lu ibadetlerde yapılan hatalar, bu ibadetlerin fırsat buldukça yerine getirilmeleri aracılığı ile biraz önce sözü edilen zorunlu olmayan ibadetler ile telafi edilebilirler. Yapılan hatalar büyük olduğu takdirde, bu ibadetlerin görev dışı ibadetler olarak yerine getirilmeleri için ciddi bir zorunluluk mevcuttur, aksi takdirde kurtuluş imkansız olacaktır. Eğer yapılan hatalar küçük ise –kutsalların ve münzevilerin durumlarında olduğu gibi– görev dışı olarak zorunlu eylemleri yerine getirmek, kurtuluşun daha yüksek derecesini etkileyecektir. 71

Kazım, ibadet ile ilgili eylemleri zorunlu, talep edilen, vurgulanan, övgüye değer, bir davranış bilgisi konusu ve caiz (müsaade edilebilir) olarak sınıflandırmaya devam eder. Olumsuz tarafta yasa dışı, yasaklanmış, izin verilmeyen ya da caiz olmayan, az hoş görülen ya da hiç hoş görülmeyen eylemler yer alır. 72

Bu yüzden, İslam, tam gerçeği ifade eden bir anlamda, cennetin, inanan kişinin iyi eylemleri aracılığı ile kazanılabileceğini, inanan kişi, dini zorunluluklarını yerine getirme konusunda özenli davrandığı ve hatalarını, yaptığı diğer iyi görevleri aracılığı ile örttüğü takdirde, cenneti elde edebileceğini öğretir. Kuran bu konuda şöyle der: “Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır” (23:102-3). Kuran aynı zamanda “Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerini feda eden kişilerden (2:207) de söz eder ve “Allah’ın kendisine karşı gelmekten sakınanları (kendisinden korkanları) başarıları sebebi ile kurtarır (çünkü onlar Cenneti kazanmışlardır –hak etmişlerdir–” (39:61). 73

Kateregga bu konu hakkında şunları yazar:

Ebu Hureyra bir hadiste, bir Arap’ın peygambere geldiğini ve ona şöyle dediğini nakleder: ‘Beni öyle iyi bir işe yönlendir ki, onu yaparak cennete girebileyim.’ Peygamber Arap’a şu yanıtı verdi: ‘Tanrı’ya tapın ve O’na eş koşma, namaz kıl, zorunlu zekat’ı (sadaka) öde ve Ramazan ayında oruç tut.’ Arap, peygambere şu karşılığı verdi: ‘Canımı elinde tutan Tanrı’nın aracılığı ile bu söylediklerine hiçbir şey eklemeyeceğim ve onlardan hiçbir şey çıkartmayacağım.’ Arap yanından ayrıldıktan sonra peygamber şöyle dedi: ‘Eğer aranızda, cennet halkı arasında bulunacak olan birini görmek isteyen var ise, bu adama baksın.”

Bu hadisi temel alan Kateregga, şu sonuca varır: “Bu nedenle, eğer herhangi biri zorunlu tüm ibadetlerini, hiçbirini eksik bırakmadan uyguluyorsa, mekanı cennettir. İnsan, cennete girme umuduna uygun ibadet aracılığı ile sahip olabilir.” 74

Müslümanlar için bu durum elbette kurtuluş konusunda Tanrı’nın merhametinin ve bağışlayıcılığının temel bir rol oynadığını inkâr eden bir durum değildir. Kuran, sürekli olarak, Tanrı’nın merhametli, şefkatli ve bağışlayıcı olduğu gerçeğine tanıklık eder. Örneğin, 39:53 ayetinde şunları okuruz: “De ki, ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Tanrı’nın, günahkârı yargı gününde kurtaran lütfu, kişinin iyi işlerini çoğalttığı gerçeğinde görülür. İyi bir işin ödülü, olması gerekenden on kez daha fazladır; oysa kötü bir işin cezası, yalnızca kötü işe eşit bir cezadır. İnanan kişinin yaptığı kötülük bile, iyiye dönüştürülür (4:40; 6:160; 25:70). Bir hadise göre Muhammed, “Tanrı’nın merhameti olmaksızın hiç kimse iyi işlerinin erdemi aracılığı ile kurtuluş elde edemez” diyerek bu konudaki düşüncesinde ısrar etti. Ona eşlik edenler, “Ey Tanrı’nın elçisi, bu sözlerin senin için de mi geçerli?” diye sordular. Peygamberin yanıtı şu oldu: “Evet, benim için de geçerli, ben bile iyi işlerimin erdemi aracılığı ile kurtuluş elde edemem. Ama yine de, Tanrı, beni merhameti ile örtecektir.” 75 Tanrı’nın merhameti aynı zamanda şu inanç ile de gösterilir; cehennemde lanetlenmiş olarak bulunan pek çok kişiyi Tanrı belirli bir zaman süresi sonunda cehennemden çıkartacaktır, ama bu kişileri cehennemden çıkartmasının nedeni, onların iyi işleri değil, O’nun yarattığı kişilere duyduğu merhameti sergilemek içindir.

Kurtuluşun Belirsizliği

İslam’da kurtuluş güvencesi mevcut değildir. İslamiyet’in en başından beri hemen hemen tüm Müslümanlar sonsuz yazgılarının ne olacağını düşünerek korkmuşlardır. El-Gazali bizi bu konuda şöyle bilgilendirir:

Ancak yine de tüm atalar inanç ile ilgili kesin bir yanıt vermekten çekindiler ve bu konuda bir karara varıp bunu ilan etmekten aşırı derecede özen göstererek kaçındılar. Bu bağlamda, Sufyan el-Thavri şöyle dedi: “‘Ben Tanrı’nın gözünde bir inananım’ diyen her kişi bir yalancıdır ve ‘Ben gerçekten bir imanlıyım’ diyen kişi ise ortaya yenilik çıkaran biridir.” Bir zamanlar Hasan’a (el-Basri) ‘Sen bir imanlı mısın?’ şeklinde bir soru yöneltildi. Hasan bu soruyu şöyle yanıtladı: ‘Eğer Tanrı isterse.” Bunun üzerine kendisine şöyle dendi: ‘Ey Ebu Said, inancını neden sınırlandırıyorsun?’ O da şöyle karşılık verdi: “‘Evet’ demeye korkuyorum, o zaman Tanrı, ‘Yalan söyledin Hasan’ diyecek. O zaman ben O’nun vereceği cezayı hak etmiş olacağım…” Alkamah’a bir defasında şu soruldu: “Sen bir imanlı mısın?” O da şu yanıtı verdi, “Öyle olduğumu umuyorum. Eğer Tanrı isterse.” 76

Pek çok Müslüman, kurtuluş güvencesinin eksikliğini bir zayıflık olarak değil, sürekli itaati motive edebilecek bir gerçeklik olarak düşünür. Faruki, bu konuda ısrar eder: “İslam görüşüne göre iman etme kararını alan herkes için bu karar çok önemli bile olsa, iman etme kararı kişiye Tanrı’nın gözünde kişisel aklanma garantisi sağlamaz. Yeni başlangıç, kişiye kurtulduğuna dair garanti verecek olan hiçbir şey yapamaz. İslam, “bir insanın yalnızca iman temeline dayanarak dini mutluluk elde edebileceğini inkâr eder. Tanrı’nın gözünde aklanmayı sağlayacak olan yalnızca iyi işler ve iyi eylemlerdir. Erdem ve doğruluk terazisinde kişiler çeşitli konumlar ile meşgul olurlar.” Adalet terazisinin kendisi “sınırsızdır ve Müslümanlar’ın iyi unvanlarını sanki ceplerinde taşırcasına cennete taşımalarının hiçbir anlamı yoktur. Herkes çaba gösterir ve bazı kişiler diğerlerinden daha çok çaba gösterirler… Dinsel aklanma, böylece, Müslümanlar’ın asla kendilerinden hoşnut oldukları bir kesinlik ya da hatta çabuk geçen, fani bir an bile değildir.” 77

Bu durum ile ilgili bir istisna vardır: kişinin bir Cihat’ta (Kutsal Savaş) savaşması. Cihat’ta savaşan adanmış kişi Allah adına böyle bir hizmette bulunduğu takdirde doğrudan cennete girme hakkını elde eder.

Kuran şu beyanda bulunur: “Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır” (sure 3:195; 2:25; 3:157-158; 4:57, 95-96; 22:58-59).

Diğer Dinlerde Kurtuluş

Bu bölüme son vermeden önce, kimlerin kurtulacakları konusuna değineceğiz. Daha önce belirtildiği gibi (Bölüm 3), çağdaş pek çok Müslüman, imanı ne çeşit olursa olsun herkesin yaşamında “iyi işler” yapması halinde kurtuluşu elde edebileceğini ileri sürer. Müslümanlar bu iddialarını desteklemek için genellikle 2:11-12 ayetinden aktarma yaparlar:

Bir de; “Yahudi ve Hristiyanlar’dan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin. Hayır, öyle değil! Kim ‘ihsan’ derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükafatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”

Aynı zamanda 2:62 ayeti şu beyanda bulunur: “Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabilerden (her grubun kendi şeriatında) ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır’ (diye hükmedilmiştir).”

Kuran, gerçek inananları, “Allah’a ve O’nun elçilerine inananlar” (4:152) olarak tanımlar. Bu ifadenin olumsuz yanı, 4:150-51 ayetlerinde bize açık bir şekilde belirtilir; ayetler şu beyanda bulunurlar: “Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, “(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” diyenler ve böylece bu ikisinin (iman ile küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kafirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”

Yukarıdaki ayetlerin verdikleri tanıklığa göre, Muhammed’in peygamberliğini reddeden kişi, inanmayan biridir ve kaderi “alçaltıcı bir cezadır.” Bu durum, uygulamalı olarak, İslam sürüsünün dışında kalan dünyanın tüm insanlarını içeren bir durumdur. Bu ölçüt olmadığı takdirde, aynı zamanda Hristiyanlar da “Tanrı, Meryem oğlu Mesih’tir” (5:75) diyen inançları nedeni ile “cehennem Ateşinde” ceza göreceklerdir. İslam’da bağışlanamayan tek günah, Tanrı’nın Birliğini kabul etmemektir. Hristiyanlar bu günah ile suçlu oldukları için ceza görecekleri kesindir. 78

İslam’ın bu anlayışını kabul eden, Muhammed Muhsin Han adlı bir Müslüman bilgin, belirli bazı terimler ile bu inancı kanıtlamak içi girişimde bulunur: Hristiyanlar ve Yahudiler, İslam’a inanmadıkları için şirk koşma gibi bağışlanamaz günahların en büyüğünü işledikleri için suçludurlar. Muhammed Muhsin Han, bu görüşünü Muhammed’in bir hadisi ile destekler: “Peygamber Muhammed şöyle dedi: ‘Beni duymasına rağmen beni ve bana açıklanan kutsal Kuran’ı, sünnetleri kabul etmeyen her Yahudi ya da Hristiyan’ın nihai yeri, Cehennem ateşi olacaktır.’” 79

Budizm ve Hinduizm gibi diğer dünya dinleri de bu ölçüte uymazlar, Tanrı’nın tek ve En Üstün Yaratan olduğuna inanmazlar. Bu nedenle, ortodoks İslam diğer herhangi büyük bir dünya dini kadar eşsizdir. Müslümanlar, Tanrı’nın diğer uluslara bazı zamanlarda peygamberler göndermiş olduğuna inanmalarına rağmen, Muhammed’in gelişi ile kurtuluş yolu yalnızca İslam dini ile mümkün kılınmıştır. Ebul Kazım bu konuya şöyle işaret eder: “Kuran’a göre belirlenen iman, yeryüzünde bulunan, İslamiyet’in başlangıcından Kıyamet gününe kadar, tek tam geçerli imandır. Daha önce açıklanan dinlerin imanları, şimdi, çürümüşlükten tamamen özgür değildirler ve bu yüzden bir kurtuluş aracı olamazlar. …İslam imanı tek, tam geçerli imandır.” 80

Yukarıda belirtilen görüşü kabul eden Muhammed Hamidullah şu iddiada bulunur: “Bir Müslüman Tevrat’a, Mezmurlar’a ve Müjde’ye, Tanrı’nın sözü olarak saygı duyar, ama yine de Tanrı’nın en son söylenen ve en yeni olan sözlerine, yani Kuran’a bağlı kalır. Kim önce gelen yasalara bağlı kalırsa, Yasayı Yapan Kişi tarafından yasayı yerine getiren ve itaatkâr biri olarak görülemez.” 81 Bu tartışmayı 3:85 ayeti ile sonuçlandıralım: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”

Sonuç

Şu anda ana İslam öğretişleri ile ilgili yaptığımız incelemeyi bitirmiş bulunuyoruz. Konuya Tanrı ile ilgili bir tartışma ve Tanrı’nın İslam teolojisindeki ana yeri ile girmiştik. Sonra yaratılış hakkındaki İslam öğretişini inceledik, özellikle insan ve insan ile Yaratıcısının arasında var olan ilişki üzerinde durduk. Bu konudan sonra Tanrı’nın insan ile olan ilişkisinin peygamberler zinciri aracılığı ile nasıl birbirine bağlı olduğunu ve peygamberlerin Tanrı tarafından Tanrı’nın isteğini insana iletmeleri ve insana doğru yolda rehberlik etmeleri için nasıl kullanıldıklarını gördük. Daha çok üzerinde durduğumuz konu, Muhammed’in son peygamber olarak kişiliği ve rolü ile Kuran’ın Tanrı’nın insanlığa verdiği son açıklama olan Kuran’ın rolü oldu. Son olarak, insanların yazgısı ile ilgili olarak İslam’ın ne öğrettiğini ve insanların gelecek olan yaşamda kurtulmaları için nasıl davranmaları gerektiğini gördük.

Bundan sonraki bölümlerde İslami öğretişlerin gerçekliği ve yeterliliği ile ilgili sorular üzerinde daha çok zaman geçireceğiz.


1. Quasem,19.

2. Jane Smith ve Y. Haddad, The Islamic Understanding of Death and Resurrection (Albany State University of New York Press, 1981), 2.

3. Aynı kitapta, 4.

4. Bu aşamalar, Müslüman yazar Muhammed Khouj’nin yazdığı bölümleri temel alır, The End of the Journey: An Islamic Perspective on Death and the Afterlife (Washington., D.C.: The Islamic Center, 1988).

5. Burada iki noktadan söz edilmesi gerekir. Birincisi, klasik teolojik el kitaplarında ölümün kendisinin acı veren mücadelesini tam ve hayal ürünü ayrıntılar ile tanımlamak için aynı zamanda sünnetler de yoğun bir şekilde temel alınır. Çağdaş İslam’da pek çok kişi ölüm ile ilgili bu tür hayal ürünü ayrıntıları reddettiği için bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız (bakınız Smith ve Hattat, 34-38, ve onlara ait olan Bölüm 4). İkincisi, konuyu izleyen tartışma içinde Smith ve Hattat, bizi, şu konuda uyarırlar: “Belirli olayları ya da referansları ayırmak ya da bunlarda doğal bir ilerleme bulmaya çalışmak, bir anlamda yanlış yönlendirilmiş bir çabadır, çünkü olaylar, insan sorumluluğunun temel gerçeğini farklı bakış açılarından desteklemek için öncelikli olarak işlev görürler” (77).

6. Bakınız Khouj, 19-23.

7. Bakınız Smith ve Hattat, 40.

8. Aynı kitapta, 42.

9. Khouj, 22.

10. Aynı kitapta, 31-32. Khouj bu iki hadis arasındaki zıtlığa hitap etmez. Ayşe tarafından nakledilen hadise göre Muhammed’in kendisi bile mezarın işkencesinden kaçmak için bir sığınak aradı. Enes’in hadisi, mezardaki işkence için tek bir ölçü belirtirken Muhammed’in peygamberliğine karşı doğru bir tutum içinde değildi. Peygamberin kendisinin bile böyle bir sınavda başarısız olabileceği korkusuna nasıl sahip olduğunu açıklamadı.

11. Smith ve Hattat, 45.

12. Aynı kitapta, 46.

13. İslam tarihinde Mutezile yanlıları gibi bazı gruplar, düşünürlerin çoğu ve pek çok Şii, biraz önce tanımlanan olayların mümkün olabileceğini inkâr ettiler ve mezarda ceza ya da ödül verilmesi düşüncesini kabul etmediler. “Ama yine de, Müslümanlar’ın çoğunluğu için mezar cezası, iman ikrarlarında onaylanan bir gerçeklik olmuştur ve intikal ile ilgili güçlü ve çok güçlü olmayan halkalarının hadislerinde kesinlikle belirtilmiştir” (Smith ve Hattat, 47).

14. Aynı kitapta, 51.

15. Bakınız Khouj, 34.

16. Bakınız Smith ve Hattat, 50.

17. Aynı kitapta, 52-53.

18. Aynı kitapta, 100.

19. Aynı kitapta.

20. Aynı kitapta, 106.

21. Aynı kitapta, 104-13.

22. Aynı kitapta, 110.

23. Aynı kitapta, 113-26.

24. Khouj, 39.

25. Aynı kitapta, 38-39.

26. Aynı kitapta, 42-43.

27. Aynı kitapta, 42-60. Diğer pek çok Müslüman yazarlar gibi elbette Muhammed Khouj da bu olayları herhangi bir kronolojik düzene yerleştirme çabasında bulunmaz.

28. Bakınız Khouj, 44-47.

29. Aynı kitapta, 54.

30. İsa için daha şimdiden hazırlanmış olan mezarın harikulade tanımını görmek için Zwermer’e bakınız, The Muslim Christ (London: Oliphant, Anderson ve Ferrier, 1912), 107-9.

31. Klasik teolog İbn Haldun gibi bazı Müslümanlar hem İsa’nın hem de Mehdi’nin farklı rollerini onayladılar ve bu her iki karakterin dünyaya barış getirmek için birbirleri ile iş birliği yapacaklarına dair bir teori önerdiler (bakınız Smith ve Hattat, 69-70).

32. Khouj, 55.

33. Aynı kitapta,58.

34. Smith ve Hattat, 71.

35. Khouj, 61.

36. Bakınız Smith ve Hattat, 71-73

37. El-Buhari bir hadiste, dirilişin Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilen yağmur ile geleceğini ifade eder (Khouj, 64).

38. Aynı kitapta, 64-67.

39. Bakınız Smith ve Hattat, 74.

40. Aynı kitapta, 75.

41. Khouj, 70.

42. Aynı kitapta, 72.

43. Aynı kitapta, 79.

44. Smith ve Haddad, 78-79.

45. Bu rağbet gören inanç, aracılık olasılığı ile ilgili olarak Kuran’ın verdiği genel tanıklığa karşıdır (2:48; 6:51), ve aynı zamanda pek çok Müslüman tarafından da reddedilir. Örneğin, Khouj’un ölümden sonraki olaylar ile ilgili sıralamasında Muhammed’in ümmeti için aracılık edeceğinden hiç söz edilmez.

46. Bakınız Smith ve Haddad, 80.

47. Aynı kitapta, 82.

48. Aynı kitapta, 81.

49. Aynı kitapta, 84.

50. Aynı kitapta, 85-86.

51. Khouj, 82.

52. Bakınız Smith ve Haddad, 88-89.

53. Aynı kitapta.

54. Khouj, 83. aynı zamanda bakınız Yusuf Ali, 1464-70.

55. Bakınız Nasr.

56. Bakınız Smith ve Haddad, 92-95, 143-44.

57. Kateregga ve Shenk, 141. Aynı zamanda bakınız Abdalati, 18.

58. Cragg’ın Jesus and the Muslim adlı kitabından alınmış, sayfa 260.

59. Stanton, 57.

60. Kazım, 29. Kuran referansları için şu ayetlere bakınız: 2:25; 4:57, 122, 173; 5:10; 13:29; 14:23; 18:107; 22:14,23.

61. Kazım, 31, vurgulama bize aittir.

62. Aynı kitapta, 31-33.

63. Aynı kitapta, 32.

64. Aynı kitapta, 33

65. Aynı kitapta.

66. Rauf, 1.

67. Bakınız, Khouj, 76-77.

68. Kateregga ve Shenk, 57. Aynı zamanda bakınız Mahmud, 1.

69. Bakınız Kazım, 36, 49.

70. İslam’ın başlangıcında var olan İslami törenlere kesin itaat ile ilgili bir vurguya zıt olarak çok sayıda hadis, kurtuluş elde etmenin, Kuran’da belirtilenden daha kolay olduğu düşüncesini yaymaya başladı. Bu konudaki bir hadis öğretişi şöyleydi: Tanrı’nın tek olduğuna ilişkin beyan edilen tek bir onay, cennete girmek için yeterliydi (Abdül-Hak, 168). Bir diğer hadis ise şunu belirtiyordu: Bir insan bir köpeğe su verdiği için kurtuldu. Ve yine bir başka hadis, bir kediye zalimce davrandığı için bir kadının cehenneme gittiği öyküsünü nakletmektedir (Dermenghem, 17-18. Aynı zamanda bakınız Mahmud, 82).

71. Kazım, 37-38.

72. Aynı kitapta, 40-43.

73. Bakınız Mahmud, 62.

74. Kateregga ve Shenk, 64-65.

75. Bakınız Kazım, 45.

76. Bakınız Abdül-Hak, 166-67. Aynı zamanda bakınız Bhatia, 224.

77. Faruki, Islam, 5, vurgulama bize aittir.

78. Daha önceki Mekke surelerine göre Hristiyanlar ve Yahudiler Kitap ehli olarak cennete girecek kişiler olarak görülürlerdi. Pek çok Müslüman, sonraki bu sureler nedeni ile çelişen görüşlere rağmen, zor da olsa buna hala inanabilirler.

79. Bakınız Muhammed Muhsin Han, The Translation of the Meanings of Sahih El-Buhari (Sahih El-Buhari’nin Çevirisinin Anlamları) adlı eserinin giriş bölümünde, cilt I, 56-61.

80. Kazım, 34.

81. Hamidullah, 81. Aynı zamanda bakınız Kateregga ve Shenk, 79.